bundan büyük davamı var

#1
Bu dünya fanidir.en büyük dava,baki olan alemi kazanmaktır.İinsanın itikadı sağlam olmassa,davayı kaybeder.hakiki dava budur.Bunun haricindeki davalara karışmak zaralıdır.siyasetle meşgul olan ehemniyetli hizmetlerinden geri kalır.hemde siyaset boğuşmalarına kapılanlar,selameti kalbini kaybeder
 
Konu başlatan Benzer konular Forum Cevap Tarih
yadeller_ Hata ve Yanlışlarımız 0

Benzer konular

ehlisufii

Acemi Üye
Silver
#3
İtikadı sağlam olmamakla, "siyaset"in ne gibi bir ilgi ve alakası vardır?

İtikadi sağlam olmayanların "siyaseti" de haliyle kötüdür.

İtikadi sağlam olanların "siyaseti" de güzeldir, amel ve fiilleri de.

Siyaset insanın "itikat"ını bozmaz.

Bozsa dahi bu siyaset'in kötü bir şey olduğu anlamına gelmez.

Çünkü nice meşru ve güzel şeyler vardır ki kişiler onlara karşı kendilerini bir dengede tutamadıkları için itikaden bozulmuşlardır. Burada meşru olan şeyler suçlu değildir. O meşru şeyleri bir denge üzerinde tutamayanlar ve kullanamayanlar suçludur.

Bediuzzaman'ın siyaset tesbiti batıl'dır. (Bilmiyorum kendisinin ifadesi mi?)

Siyaset: "İktidarı elinde bulundurma sanatıdır. Ve bu uğurda verilen mücadelenin ismidir."

Peygamberimiz'in mücadelesini göz önüne aldığımızda onun mücadelesinin tamamı "siyaset"in bir ürünüydü.

Bediuzzaman neden "siyaset"ten Allah'a sığınır ve neden şeytan'dan kaçar gibi siyaset'ten kaçar anlayamıyorum. Belki de müntesiplerinin bir tesbitidir bu bilemiyorum.

Saygılar.
 

bekkain

diyâr-ı gurbet
Süper Moeratör
#4
evet siyesette yalan dolan çoktur ama şunuda bilmek lazım, Rabbimin emanetini güzelce hayata geçirmek için yaşanılabilir bir ülke lazım ve bu ülke içinde siyesete girmek şarttır,, mesela siyasiler imanı kuvvetli kişiler olsaydı, bediüzzaman hz. leri giremezdi hapse... yani adil siyasetçilere ihtiyacımız var bence,, osmanlı hükümdarları da bir nebze siyasetle uğraşıyo değiller miydi? gibi bir soru aklıma geliyor...
Rabbim fani dünyadan edebi hayata geçerken hayırlı amellerle gitmeyi nasip etsin....
 
#6
biyefendi yazıyı anlamadın herhalde peygamberimizin siyaseti ile şimdiki anlayışın ne alakası var .bi kere yalandan arınık değil hali alem senin ilmin ne ki babanın oğlunun fikrine yorum yapar gibi batıl diyosun .şer siyasetten allaha sığınır bediüzzaman sen mhp li bir kardeşinle bir akp liyi hem siyasetin hemde manevi muhabbetini en makbul derecede götüren admlara rastladınmı.ayrıca siyaset insan kazanma sanatıdır. makbul bir tarzda gidiyor olsaydı cüppeli tayyibe fillan mhp li hoca efendiye sövmezdi erbkan işbirlikçi tayyib demezdi bu zamanda siyasten mümin öne çıkar ama ihlası telikededir çok dikkat edecek sinek kadar ilimle batıl hak muhabbeti yapmayalım okuyalm araştıralım batıl sakat bir ifade müctehitmisiniz benim müslüman kardeşim sıra biz gelecek diyor islamla siyaset eger çok halis kemal sahibi değilseniz bu zamanda ikisiylde meşgul olarak iman hizmeti yapamassınız halis hizmet için uzak durulmuş bu konuda çalışan özel yetişmiş abiler var
 
Moderatörün son düzenlenenleri:
#7
Siyaset: “İdare etme sanatı. Diplomatlık.” “İnsanları ıslah ve irşat sanatı.”

Siyaset, oldukça genel bir ifade.. Devletin ekonomik politikasından, bir şirket müdürünün yönetim biçimine, mürşitlerin ve peygamberlerin (a.s.) irşat metotlarına kadar uzanan çok geniş bir sahayı içine alıyor. Ama gel gör ki, günümüz insanı kısır politik çekişmeleri bir boks maçı gibi seyrede ede, siyaset denilince onun hatırına hemen parti propagandaları ve hükümet programları gelir.

Politikayla bu derece şartlanmış insanlara Üstad Bediüzzaman’ın siyaset anlayışını anlatmak oldukça zor.

Din ve dünya hakkındaki her türlü problemini ancak politikacıların çözeceğine ve ne kadar emelleri, hedefleri varsa hepsinin siyasîlerce yerine getirileceğine inanan ve kendisini siyasete endeksleyen bir insana, Bediüzzaman’ın siyasete bakışını anlatmak ve kavratmak oldukça zor. Yapılabilecek tek şey, Üstadın siyaset hakkındaki beyanlarını bir çiçek buketi gibi takdim etmek ve sadece bir renge takılıp kalmamasını ve tümünü birden seyretmesi gerektiğini söyleyerek onu Nur Külliyatıyla baş başa bırakmaktır.

Bir noktaya kısaca değinmek isterim. Umarım, bizim için bir hareket noktası olur.
Üstad, “her risalenin kendi makamında rüçhaniyeti” olduğunu ifade ederek Nur talebelerini bütün külliyatı dikkatle okumaya teşvik etmekle birlikte, iki risale hakkında özel notlar düşer.
Bunlardan birincisi, “İhlâs Risalesi”. Bu risale hakkında, “lâakal” yani en azından, “her on beş günde bir defa okunmalı” tavsiyesinde bulunur.

Diğeri ise, “Meyvenin Dördüncü Meselesi”. Bu risale için de “çokça okuyunuz” kaydını düşer.

Bu iki risale üzerinde biraz durmak isterim. İhlâs risalesi sık sık okunmalı, çünkü çirkef içindeki bir içtimaî yapının tesirinde kalınarak ondaki düsturlardan sapma gösterme tehlikesi her zaman söz konusu. Örnek olarak, risaledeki ilk iki düsturu hatırlayalım.

Birinci düstur, “amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.” İnsan çevresine baka baka, kalbine ve aklına rağmen, toplumun yanlış değer hükümlerine uymaya kendini mecbur hissedebiliyor. Ayıplanma endişesi, menfaat kaygısı, takdir kazanma ve alkış toplama arzusu gibi geçici ve mânâsız hislere kapılıp İlâhî rıza istikametinden sapabiliyor. Üstadın tabiriyle “nâsı, Rabb-ı nâsa şerik” yaparcasına, rızadan uzaklaşıp riyaya sapabiliyor. İşte bu risaleyi hiç olmazsa on beş günde bir okuyan bir Nur Talebesi niyetini tashih eder ve bu vartadan kurtulur.
İkinci düstur, “Bu hizmette bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek.” Çoğu zaman, hizmete zarar veriyor gerekçesiyle, bizim görüşümüze uymayan kardeşlerimizi tenkit yoluna girebiliyoruz. Bu düsturu da sık sık okuyup birlik ve beraberliğimizi, sevgi ve saygımızı yenilemek durumundayız.


“Meyvenin Dördüncü Meselesi”ne gelince, bu risalede insanın, kalp ve mide dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden tâ dünya dairesine kadar iç içe nice dairelerle kuşatılmış olduğu nazara veriliyor. Ve sonunda büyük mesaj geliyor:
“Küçük dairede büyük ve daimî vazife var. Büyük dairede ise küçük, ara sıra vazife bulunabilir.”

Bu risalede insanın, içtimaî ve siyasî hadiseler içinde boğulmaması, kalabalıklar içinde kendini kaybetmemesi, kalbini ve ruhunu her zaman ön planda tutması vurgulanıyor. Böyle yapmadığı takdirde ebedî bir Cenneti kaybedeceği ve hüsranının sonsuz olacağı çok güzel bir şekilde işleniyor.

Siyaset konusuna, bu iki risalenin ışığında nazar edersek Üstadı çok daha iyi anlarız.


İman hizmeti ve siyaset:
“Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var.Başka cereyanlarla alâkam yok“ Mektûbat

Üstadın gayesi insanların imanlarının kurtulmasına Nurlarla vesile olmak. Mutlak rakibi ise imansızlık... O halde, Üstadın siyasete bakışı da bu ölçüye göre olacaktır.
İnsanları güç ve kuvvetle imana getirmek mümkün değil; zaten dinde zorlama da yasak kılınmış. Karşımızdaki insana birşeyler anlatabilmemiz için falan partinin iktidarda olması diye bir şart da yok. Üstadın siyasîlerden bu noktada beklediği fazla bir şey de olmamış.
“Bütün mücedditler de iman cereyanında oldukları halde Üstad bunu özellikle niçin ifade ediyor?” diye bir soru akla geliyor. Ve maziye baktığımızda, diğer mücedditlerin daha çok, İslâm’a sokulmaya çalışılan fitnelerle, hurafelerle, bidatlarla çarpıştıklarını, Müslümanları mânevî tekâmüle erdirecek yollar, vasıtalar üzerinde durduklarını görürüz.

Tâ asr-ı saadete kadar, dahilde, doğrudan doğruya imansızlıkla mücadele edilen bir asır göremiyoruz. Şirkin ve putperestliğin dünyayı sardığı o asr-ı cahiliyetten sonra, imansızlığın yeniden canlandırılmaya çalışıldığı, Ateizm, Materyalizm ve Darwinizm için dünya çapında büyük bir seferberliğe girildiği bir başka devir görmüyoruz. İşte Üstad, “ben imanın cereyanındayım, karşımda imansızlık cereyanı var” demekle davasının ulviyetiyle birlikte yükünün ağırlığını ve düşmanının dehşetini de nazara veriyor. Bir başka risalesinde “iki elimiz var, yüz elimiz de olsa ancak nura kâfi gelir” buyurarak, aynı mânâyı kuvvetlendiriyor.


“Bu zamanda ehl-i İslâm’ın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi: Nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun.”
Lem’alar

Üstad, büyük bir ruh hekimi, kalp tabibidir. Zengini, fakiri, âmiri, memuru, oy vereni ve alanı hep onun ilgi alanı içindedirler. Ve Onun gayesi hepsine tahkiki iman dersi vermek, hepsinin imanlarını tehlikeden muhafaza etmektir.

Siyaset kalp ve ruha zarar veriyor:

Üstad, siyaseti, “gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi” (Emirdağ Lâhikası) olarak değerlendirir. İnsanın dar dairedeki gerçek vazifesini bırakıp, geniş dairelerdeki siyasî ve içtimaî hadiselerle gereksiz olarak ilgilenmesini zararlı bulur ve şöyle buyurur:
“Hem iman ve hakikat noktasında bu çeşit merakların büyük zararları var. Çünki gaflet verecek ve dünyaya boğduracak ve hakikî vazife-i insaniyeti ve âhireti unutturacak olan en geniş daire ise, siyaset dairesidir. Hususan böyle umumî ve mücadele suretindeki hâdiseler, kalbi de boğuyor.” Emirdağ Lâhikası

“Evet bu zamanda siyaset, kalbleri ifsad eder ve asabî ruhları azab içinde bırakır. Selâmet-i kalb ve istirahat-ı ruh isteyen adam, siyaseti bırakmalı.” Kastamonu Lâhikası

“Siyaset-i hazıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese-i şeyatîn hükmüne geçmiştir.” Sözler

Siyaset onuncu derecede:

Üstadın siyasete bakışında bir başka nokta, siyasî ve içtimaî yollarla İslâm’a hizmet etmeyi, iman hizmeti yanında ancak onuncu derecede görmesidir.
Kastamonu Lâhikasındaki bir mektubunda,


“Ehl-i dünya ve ehl-i siyaset ve avamın nazarında birinci derece ve hakikat nazarında, imana nisbeten ancak onuncu derecede bulunan siyaset-i İslâmiye ve hayat-ı içtimaiye-i ümmete dâir hizmeti, kâinatta en büyük mes'ele ve vazife ve hizmet olan hakaik-i imaniyenin çalışmasına racih gördüklerinden...” diyerek hem kendisine cephe alanların gafletini sergiler, hem de Nur Talebelerine, sanki şu ince mesajı verir:
Eğer sizler de siyasî ve içtimaî hadiselere iman hizmetinden daha fazla ilgi duyar, onlarla daha çok meşgûl olursanız ve sohbetlerinizde o gibi hadiseler iman hizmetinden daha fazla yer tutarsa siyasîlere benzemiş olursunuz.

Nur Talebeleri bu mesajı çok iyi aldıklarından bütün himmetlerini, imansızlık ateşinde yanan, tereddüt ve şüpheler içinde bocalayan ve sefahat çamuruna düşen insanların kurtuluşlarına hasrederler.

Siyaset birlik ve beraberliğe zarar veriyor:

Üstadı bugünkü siyasî cereyanlara soğuk baktıran diğer bir sebep ise, siyasî tarafgirliğin milletimizin birlik ve beraberlik ruhuna verdiği büyük zarardır. Bu noktanın da yine insanın kalb âlemiyle yakın ilgisi var. İslâm’da Allah için sevmek ve yine Allah için düşmanlık beslemek esastır.

Bir risalede, bir insana zatı için değil, sıfatı için muhabbet edildiğini ifade buyurur. Bu kaide düşmanlık için de geçerli. İnsanların ne etine, ne kemiğine değil, ruhlarında taşıdıkları kötü sıfatlara düşmanlık beslenir. İyinin ve kötünün ölçüsü ise, İlâhî ferman olan Kur’an-ı Kerim’de ve onun tefsiri olan hâdis-i şeriflerde beyan buyrulmuştur. O halde Allah’ın beğenmediği, kerih gördüğü, yasakladığı sıfatlar kimde olursa olsun kötü; O’nun razı olduğu iyi ve güzel sıfatlar ise yine kimde olursa olsun güzeldir. Ama siyasette bu ölçü kaybolur. Kendi siyasî görüşünde olmayanlar her yönden kötü, kendi partilerine mensup olanlar ise her cihetle berrak ve sâfi telâkki edilir. Üstad bu yanlışın insanın kalp ve ruh âleminde yaptığı büyük zararı şu ifadeleriyle güzelce ortaya koyar:

“Sakın, sakın! Dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihad etmiş dalalet fırkalarına karşı perişan etmesin! ‘Elhubbu fillahi velbuğzu fillahi’ düstur-u Rahmanî yerine, el-iyâzü billah ‘El hubbu fissiyaseti velbuğzu lissiyaseti’ düstur-u şeytanî hükmedip, melek gibi bir hakikat kardeşine adavet ve el-hannâs gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdarlık ile zulmüne rıza gösterip, cinayetine mânen şerik eylemesin.” Kastamonu Lâhikası

Bir başka eserinden:


“Bir zaman, bu garazkârane tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki: Mütedeyyin bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhalif bir âlim-i sâlihi, tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münafığı, hürmetkârane medhetti. İşte siyasetin bu fena neticelerinden ürktüm, "Eûzü billâhi mineşşeytani vessiyaseti" dedim, o zamandan beri hayat-ı siyasîyeden çekildim.” Mektûbat

Üstad, ne meşrutiyet ne de cumhuriyet döneminde hiçbir partide görev almadığına göre, onun siyasetten çekildim sözünü nasıl anlayacağız?

Üstadın meşrutiyet döneminde verdiği bir mücadele vardı. Batıyı her yönüyle körü körüne taklit etmek yerine, Japonlar gibi, garbın sadece tekniğini almak, ama bunu yaparken kendi öz değerlerimizden de taviz vermemek fikrinde idi. Bu konuda gazetelerde yazılar yazmış ve bir takım içtimaî hizmetlere tevessül etmişti. Diğer taraftan, doğuda dinî ilimlerle fennî ilimlerin birlikte okutulacağı bir üniversite açılması için gayret göstermiş, bu arzusunu devrin padişahına kadar ulaştırmıştı.

Üstadın eski Said döneminde icra ettiği bu gibi içtimaî ve bir yönüyle de siyasî hizmetler daha sonra yerini tamamen iman hakikatlerinin neşir ve ilânına bırakmıştır.

Din, siyasete âlet edilemez:

Nur hizmetinin siyasî ihtilâflardan uzak tutulması gereğini ifade eden önemli bir ders:

“Nur şakirdleri, hiç siyasete karışmadılar, hiçbir partiye girmediler. Çünki iman, mâl-i umumîdir. Her taifede muhtaçları ve sahibleri var. Tarafgirlik giremez. Yalnız küfre, zındıkaya, dalâlete karşı cephe alır. Nur mesleğinde, mü'minlerin uhuvveti esastır.”
Emirdağ Lâhikası

Siyasetin tarafgirliğe ve ihtilâfa yol açması hususundaki endişelerinin bir başka cihetini ortaya koyan şu ifadeler de çok enteresandır:
“Dediler:
–Dinsizliği görmüyorsun, meydan alıyor. Din namına meydana çıkmak lâzım.
Dedim:
–Evet lâzımdır. Fakat kat'î bir şart ile ki, muharriki aşk-ı İslâmiyet ve hamiyet-i diniye olmalı. Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya tarafgirlik ise, tehlikedir. Birincisi hata da etse, belki ma'fuvdur. İkincisi isabet de etse, mes'uldür. Denildi:
–Nasıl anlarız?
Dedim:
–Kim fâsık siyasetdaşını, mütedeyyin muhalifine, sû-i zan bahaneleriyle tercih etse, muharriki siyasetçiliktir. Hem umumun mal-ı mukaddesi olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi meslekdaşlarına daha ziyade has göstermekle, kavî bir ekseriyette dine aleyhdarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharriki tarafgirliktir.” Sünuhat
Din namına ortaya çıkma denilince, hemen dinîn siyasete âlet edilme endişesi hatıra gelir. Üstad bu noktada çok hassastır. Tâ meşrutiyet döneminde sarf ettiği şu sözler onun bu husustaki hassasiyetinin bütün ömrü boyunca hiçbir sapma göstermeksizin devam ettiğinin en güzel ifadesi:

“İslâmiyet güneşi yerdeki ışıklara âlet ve tâbi olamaz. Ve âlet yapmak İslâmiyet’in kıymetini tenzil etmektir, büyük bir cinayettir.” Hutbe-i Şamiye

Üstad, Kur’an tefsiri olan Nur Risalelerini dünyevî ve siyasî bir maksada âlet etmeyi, kırılacak şişelere bâki elmas fiyatı vermeye benzetir.

“Kur'an ve imanın hizmeti ne için beni men'ediyor dersen, ben de derim ki: Hakaik-i imaniye ve Kur'aniye birer elmas hükmünde olduğu halde, siyaset ile âlûde olsa idim; elimdeki o elmaslar iğfâl olunabilen avam tarafından, “Acaba taraftar kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?” diye düşünürler. O elmaslara, âdi şişeler nazarıyla bakabilirler.” Mektûbat

Aynı mânâyı takviye eden bir başka ders:


“Kur'an bizi siyasetten şiddetle men'etmiş. Evet Risale-i Nur'un vazifesi ise, hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatlarla gayet kat'î ve en mütemerrid zındık feylesofları dahi imana getiren kuvvetli bürhanlar ile Kur'ana hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur'u hiçbir şeye âlet edemeyiz.” Şualar

“Kur’an bizi siyasetten şiddetle men’etmiş” cümlesi değişik yönlerden ele alınabilir:
Nasıl Kur’an bütün bir insanlığın irşadı için inzâl olmuşsa, onun tefsirleri de bütün bir beşeriyet içindir. Onu sadece bir gruba mal edip geride kalan insanları ondan mahrum bırakmak, Kur’an’ın cihan şümullüğü ile bağdaşmaz ve Kur’an böyle bir anlayışı reddeder.
Kur’an’ın ulvî hakikatlerinin süflî menfaatlere âlet edilmesini de Kur’an kabul etmez. Doğruluk, muhabbet, beraberlik esaslarını mü’minlerin kalplerine yerleştiren Kur’an’ın, yalana, iftiraya, bölünme ve parçalanmaya yol açan siyasî kavgaları kabul etmeyeceği de açıktır.

Bir başka sebep de şu olsa gerek: Her asrın müceddidi Kur’an’dan o asrın ihtiyaçlarına ve mizacına en uygun bir tebliğ ve hizmet metodu istihraç etmiş. Üstad ise Kur’an’dan ‘siyasetsiz hizmet’ dersini almış oluyor.
...

Şefkat, vicdan ve hakikat siyasetten men ediyor:

Üstat Bediüzzaman hazretleri, kendisini siyasetten men eden bir başka ciheti ise şöyle dile getirir:


“Şefkat, vicdan, hakikat bizi siyasetten men ediyor. Çünkü tokada müstehak dinsiz münafıklar onda iki ise, onlara müteallik yedi-sekiz masum, bîçare, çoluk-çocuk, zaif, hasta, ihtiyar var.

Belâ ve musibet gelse o sekiz masumlar o belâya düşecekler. Belki o iki münafık dinsiz, daha az zarar görecek. Onun için siyaset yoluyla, idare ve asayişi ihlâl tarzında, neticenin husulü de meşkuk olduğu halde girmek, Risale-i Nur’un mahiyetindeki şefkat, merhamet, hak şakirtlerini men etmiş.”

Bu ifadelerden hemen anlaşılacağı gibi, siyaseti dinsizliğe âlet eden onda iki gibi az bir grup. Gerek bunlara tâbi olanlar, gerekse bunların siyasetle alâkası olmayan çoluk çocukları, hastalar, ihtiyarlar ise onda sekiz. Bu azınlık gruba karşı aktif siyasetle meydana çıkılsa ve şer güçlerin engellemesiyle karşılaşıldığında daha da ileri gidilip “idare ve asayiş ihlâl” edilse, yani Kur’an’a ihlâs ile hizmet eden insanlar yönetimle karşı karşıya getirilse, o zaman iç kavgaya yol açılır. Ve böyle bir çalkantıda o dinsizler, büyük bir ihtimâlle, bir yolunu bulup kendilerini kurtarırlar, ama o masumlara büyük zarar olur.

İşte o masumların hukukunu düşünme inceliği, feraseti, himmeti ve şefkatidir ki, Risale-i Nur talebelerini siyasetten men etmiştir. Zaten vicdan ve hakikat da, masumların cezalandırılmasına cevaz vermez.

Halbuki, ikaz ve irşad yolu, ilim ve tebliğ yolu böyle zararlardan temizdir. Bu yol ile o zâlimler ıslah olmasalar bile, onlara aldananlar, hatta onların çoluk-çocukları imanla, İslâm’la müşerref olabilirler. İşte büyük Üstadı siyasete girmekten ve idareye karışmaktan men eden bu engin şefkat, himmet ve hikmettir.

İşte, asrının mânevî öncüsü olma şerefine mazhar bu büyük insan, böyle bir neticeye şahsî düşüncesiyle değil Kur’an’dan aldığı dersle ulaştığını, “Kur’an bizi siyasetten şiddetle men etmiş” ifadesiyle açıkça ortaya koyuyor.


“En iyi çare, cereyanların kuvveti yerine, inayet ve tevfik-i İlâhiyeye dayanmaktır.” Emirdağ Lâhikası
 

ehlisufii

Acemi Üye
Silver
#9
Kur'ân'ın ayetlerinin tamamı "siyaset"i içerir.
Ben bu manada "siyaset"i ifade ettim. Peygamberimiz'in Mekke'de Şirk Devleti'nin yöneticilerine neyi tebliğ etti? "Siyaset"i değil mi? Onlar da kudurdular malumunuz.
Siyaset'ten şeytandan kaçar gibi kaçmak gerekir diyorsan kaçacaksın. Onu bunu desteklemeyeceksin, mücadele edeceksin. Kıvırmayacaksın.
Yani hem kaçacaksın diyorsun hem de kraldan fazla kralcı edasında siyasetin kalbinde ve göbeğinde oluyorsun, sözüne mi inanayım fiiline mi?
Ben babama konuşur gibi konuşmadım velev öyle konuşsam İslam ve Kur'an bunu batıl mı görüyor? Haram mı yani? Anlamadım?
Bak bazı isimler vermişsin onları neden verdin anlamadım? Vermene gerek yoktur.
Alimler, imamlar, şeyhler, dervişler, müritler hata yapabilir. Eee siyasetçi de hata yapabilir.
Alim hata yaptı diye (nefsi ya da gayr-i nefsi) "ilim elde etmek"ten şeytandan kaçar gibi kaçmanın mantığı da yok gereği de yok. Değil mi can?
Bir de şu var;
Kimse siyasetten kopmadı zaten. Siyasetçi siyaset yapar.
Siyasetçiye oy atan da siyaset yapar.
Ama ne gariptir ki Türkiye'de siyasetçilerin oy sandıklarını her 5 senede bir lebalep oylarıyla dolduranlar dahi diyorlar ki:
"Biz siyasetle asla iştigal etmeyiz."
Siz onu benim külahıma anlatın, o dinliyor.
Yani Bediuzzaman'a atıfta bulunulan o söz birilerinin daha çok işine yarıyor, hayır murad edilirken sanki şerre kapı aralanıyor.
O sözü söyle ama "ALTINI DA DOLDUR"
Dolduramayacaksan söyleme. Anladın.
Bediuzzaman'a değil(R.Alh) hiç bir müslüman kardeşimize saygısızlık yapmayız inşallah.
Saygılarımla.
 
#10
kur'ân'ın ayetlerinin tamamı "siyaset"i içerir.
Ben bu manada "siyaset"i ifade ettim. Peygamberimiz'in mekke'de şirk devleti'nin yöneticilerine neyi tebliğ etti? "siyaset"i değil mi? Onlar da kudurdular malumunuz.
Siyaset'ten şeytandan kaçar gibi kaçmak gerekir diyorsan kaçacaksın. Onu bunu desteklemeyeceksin, mücadele edeceksin. Kıvırmayacaksın.
Yani hem kaçacaksın diyorsun hem de kraldan fazla kralcı edasında siyasetin kalbinde ve göbeğinde oluyorsun, sözüne mi inanayım fiiline mi?
Ben babama konuşur gibi konuşmadım velev öyle konuşsam islam ve kur'an bunu batıl mı görüyor? Haram mı yani? Anlamadım?
Bak bazı isimler vermişsin onları neden verdin anlamadım? Vermene gerek yoktur.
Alimler, imamlar, şeyhler, dervişler, müritler hata yapabilir. Eee siyasetçi de hata yapabilir.
Alim hata yaptı diye (nefsi ya da gayr-i nefsi) "ilim elde etmek"ten şeytandan kaçar gibi kaçmanın mantığı da yok gereği de yok. Değil mi can?
Bir de şu var;
kimse siyasetten kopmadı zaten. Siyasetçi siyaset yapar.
Siyasetçiye oy atan da siyaset yapar.
Ama ne gariptir ki türkiye'de siyasetçilerin oy sandıklarını her 5 senede bir lebalep oylarıyla dolduranlar dahi diyorlar ki:
"biz siyasetle asla iştigal etmeyiz."
siz onu benim külahıma anlatın, o dinliyor.
Yani bediuzzaman'a atıfta bulunulan o söz birilerinin daha çok işine yarıyor, hayır murad edilirken sanki şerre kapı aralanıyor.
O sözü söyle ama "altını da doldur"
dolduramayacaksan söyleme. Anladın.
Bediuzzaman'a değil(r.alh) hiç bir müslüman kardeşimize saygısızlık yapmayız inşallah.
Saygılarımla.

Niye batıl diyorsunuz?(mevzu anlaşılmadığından öyle diyorsunuz)sizin dediğiniz manadaki siyasette sıkıntı yok bediüzzman yapıyor zaten.Amaca ulaşmak için takınılan tavırdaki ictihad farkı diyebiliriz belki meselelerin ehemniyetine göre sıralamaktaki hata yüzünden muaffak olunamıyor belkide .Her meselede ifrad ve tefrid ölçülerini kaçırıyoruz Talebeleri de sizin dediğiniz manada ömürlerini harcıyor.bende dahil.kardeş bugün iş yerinde yüreğim çatır çatır yandı.Vanda'ki depremi konuşan menfi siyasetle zihni allak bullak olmuş iki arkadaş yanımda 45 dakikaya yakın gölcük depreminde bu kadar yardımmı gitti,sabaha kadar askere polise uygunsuz düşünceler besliyorlar.allah biliyordu iyi oldu diyecek te korkuyo gayretullaha dokunur diye diyemiyor Belkide Gayretullaha dokunmak ne onu bilmiyor.kardeş.... irtibatı kopmuş yaradanla fikrime allah ne derdi diyemiyor allah nasıl davranmamı isterdi diye bir düşüncesi yokkk, benimkininde yok onunkininde yok tesisi iman gerekli diye bağırıyoruz adam anlamıyor bu mantığın üstüne istediğin siyaseti yap akif gibi üstad gibi necip fazıl gibi bizim korkumuz öbür siyaset benide yaralayan hubbu cahımı tahrik eden siyaset onun şerrinden korusun allah yok ve akıp giden birsürü kelimeler.onlar,benim müslüman kardeşlerim . Bebeler öldü dün evde kaloriferlerimiz yanmaya başladı aklıma onların üşüdükleri geldi yatağıma uzandığımda yukardaki betonun beni ve yavrumu ezmesi bir an aklıma geldi. İçimi çekiverdim ama o kardeşlerim çok duygusalsın birader diyorlar .Onlarda batıdakiler felakete uğrayınca öyle mi düşünsün.O vatandaşlarımız zaten işlenmeye müsait yapıya sahipler. O bölgede manevi bir çözüm gerekli KIBRIS GİBİ .Bu memleketleri bediüzzamanın kızdığı siyaset bu zihinleri şimdiki siyasetle arızalanmıştı. memleketin 30 bin evledının başını yemiş bu pisliğin çözümü adına sabahlara kadar kurani düşünce şöyle olmalıdır diye sabahlar ediyoruz ama arıza değişik değil .o yürek ehli sünnet olmaklıktan kuranın ırkçılıkla ilgili ayetindeki emrine mutabık hareket etmekten uzak peygamberin sakındırdığı asabiiet damarlara işlemiş hakkaniyet ölçüleriyle meselelere bakamıyorlardı.ve dolayısıyla hak'ka taraftar olamıyorlardı.yani bu güruh başına geçireceği adamı seçmek noktasında imanıyla ve itikadıyla hak'ka taraftar olamıyordu.müslüman kardeşinin derdiyle dertlenemiyordu.ben ona innemel müminine ihvetün sırrını anlatmak noktasında zorlanıyordum.o kur'an'i sırrı anlatmaya çalıştığımda depremden bir gün önce orayı burayıyakıp yıkmaya çalışıyorlardı.kardeşlerimize kurşun sıkıyorlar.kim sıkıyor be adam yavrular ölüyor,depremin batısı doğusu mu var.ruh hastası gibi ifadeler kullanıyordu.sözleri kalp atışlarımı değiştiriyordu.ya sabır diye diye dinledim.sıra bize de gelecek diyordu.şimdi siz yönetiyorsunuz.ben ona akp lafı etmemişken.allah kur'an dediğiniz anda laf dönüyor dolaşıyor sizin gibiler hak'ka taraftar olan akp olunca senin elinde hak var değil ampul var diyorlar.ben oldukca siyasi bir adamım senin dedğin manada siyaset damarlarımda güpür güpür geziyor.bediüzzaman'ın derdi başka.anlamak lazım.şu an memlekete hizmet eden kadro alt yapısı zaten nuranidir.yetiştirilmiştir.bu konuda özel yetiştirilmiş abilerin ön plana çıkması ve halkın ihlasla eğitilmesi dinin siyasi arızalara bulaştırılmadan müberra,muarra birşekilde tebliğ adına tavır takınılması siyasetse siyasetçinin kralı biz olalım.her dakkam siyaset.siyasi görüşüne uygun bir zındığı din kardeşine tercih eden bi ton insan var hayatım boyunca yüz kere bin kere denemişimdir .eğer iman ahlak ahiret layıkıyla tesis edilmesse toplum ve fertlerde meselelerin önem sırası kuran tarzı dışına çıkar iman tesisi ehemniyet bakımından en önde diye hizmeti imana ihlasa zarar vermesi neticesinden ötürü sakındırılmış .peygamberin tüm fiillerine siyaset derseniz başım gözüm üstüne sünnettir başım feda ama günümüz siyaseti tayyibi kastetmiyorum.yok. devlet reisim sünnete uysa halifemdir söylediğiniz siyaset muhammedi ise canım feda size katılıyorum bediüzzaman ona ne desin helal et hakkını kılavyem yok on satte yazdım cahili mazur görün cümlelerde kopuk falan ekleyin artık yapamıyom kuranın ayetlerinin tamaı siyaset içerir cümlesi siyastten ne anladığınıza bağlı bu cümle konu açılır bi cümle ehli ilimle görüşülmesi lazım
 
Moderatörün son düzenlenenleri:

Ziyaretçilerden Sorular

2
  • Cevaplanmamış Konu
Cevaplar
1
Görüntüleme
694
Ayşe Hatun
Cevaplar
0
Görüntüleme
2,769