Ehl-i beyt ve eshâb-ı kirâm

MEHMET_1960

Çalışkan Üye
Silver
#1
EHL-İ BEYT VE ESHÂB-I KİRÂM
(Eshâb-ı kirâm), çeşidli şeklde ta’rîf edilmişdir. (Mevâhib-i ledünniyye)de diyor ki, Peygamberimizi “sallallahü aleyhi ve sellem” diri iken ve Peygamber iken bir ân gören, eğer kör ise, bir ân konuşan, büyük veyâ küçük, her mü’mine (Sahâbî) denir. Birkaç dânesine (Eshâb) veyâ (Sahâbe) denir.
Bütün din büyükleri buyuruyor ki, Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” sonra ve meleklerden sonra mahlûkların en efdali, en üstünüdür. Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” bir kerre gören bir müslimân, görmiyenlerin hepsinden, hattâ Veysel Karânîden katkat dahâ yüksekdir. Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân”, Şâma girince, bunları gören hıristiyanlar, hâllerine hayrân kalıp, (Bunlar, Îsâ aleyhisselâmın havârîlerinden dahâ yüksekdir) dediler. Bu dînin en büyük âlimlerinden olan Abdüllah ibni Mubârek “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki, (Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yanında giderken hazret-i Mu’âviyenin “radıyallahü anh” bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdül’azîzden bin def’a dahâ üstündür). Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” üstünlüklerini bildiren âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler pek çokdur.
Hazret-i Alî ile Fâtımaya ve çocuklarına “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” (Âl-i Resûl) veyâ (Ehl-i Beyt) denir. Resûlullahın Ehl-i beytini doğru ve uygun olarak sevenler, elbette Ehl-i sünnetdir. Ehl-i beytin yolunda olan, elbette bunlardır. Ehl-i beyti seviyoruz ve onların yolunda gidiyoruz diyen, eğer diğer Eshâba düşmanlık etmese ve Eshâb-ı kirâmın hepsine saygı ve sevgi gösterse ve Eshâb-ı kirâm arasındaki muhârebelerin iyi sebeblerden meydâna geldiğine inansa (Ehl-i sünnet) olur. Sapık yolda olmakdan kurtulur. Çünki, Ehl-i beyti sevmemek, (Hâricî) olmakdır. Hem Ehl-i beyti sevmek, hem de Eshâb-ı kirâma saygı göstermek, hepsini sevmek, Ehl-i sünnet olmakdır. Görülüyor ki, mezhebsizlik, Resûlullahın Eshâb-ı kirâmına düşmanlık etmekden doğmakdadır. Çünki, Ehl-i beyt de, Eshâb-ı kirâmdandır. Sünnîlik ise, Eshâb-ı kirâmın hepsini sevmekdir. Aklı olan, insâflı olan bir kimse, Eshâb-ı kirâma düşmanlık etmeği, onları sevmekden dahâ üstün tutmaz. Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” sevdiği için, Onun Eshâbının hepsini sever.
 

MEHMET_1960

Çalışkan Üye
Silver
#2
ESHÂB-I KİRÂM
“aleyhimürrıdvân”​
Herhangi bir kimse, herhangi bir zemânda, herhangi bir yerde, herhangi bir kimseye, herhangi bir şeyden dolayı, herhangi bir sûretle hamd eder, onu medh ederse, bu hamdlerin hepsi Allahü teâlâya mahsûsdur. Çünki, her şeyi yaratan, terbiye eden, yetişdiren, her iyiliği yapan, gönderen ancak Odur. Kuvvet, kudret sâhibi yalnız Odur. İnsan bir şeyi yaratdı demek, yaratdı kelimesini Allahü teâlâdan başkası için söylemek, sivrisineğin apartman yapmasını veyâ otomobil kullanmasını söylemek gibidir ve çok çirkin günâhdır. Söylenen kimse ile alay etmek, onu küçültmek demekdir.
Bütün düâlar, iyilikler, Onun Peygamberi ve sevgilisi olan (Muhammed) aleyhisselâma ve Onun Ehl-i beytine ve Eshâbının hepsine “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” olsun!
(Mir’ât-i kâinât) ismindeki büyük târîh kitâbının sâhibi Nişâncızâde Muhammed bin Ahmed “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki, (Eshâb-ı kirâm, çeşidli şeklde ta’rîf edilmişdir. (Mevâhib-i ledünniyye)de diyor ki, Peygamberimizi “sallallahü aleyhi ve sellem” diri iken ve Peygamber iken bir ân gören, eğer kör ise, bir ân konuşan, büyük veyâ küçük, her mü’mine (Sâhib) veyâ (Sahâbî) denir. Birkaç dânesine (Eshâb) veyâ (Sahâbe) yâhud (Sahb) denir. Kâfir iken görüp, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtından sonra îmâna gelen veyâ mü’min olarak görüp de, sonra meâzallah mürted olan kimse, sahâbî değildir. Eshâb-ı kirâm arasında bulunan Ubeydullah bin Cahş ve Sa’lebe bin Ebî Hâtıb kâfir, ya'nî mürted oldular. Mürted oldukdan sonra tekrâr îmâna gelirse, yine sahâbî olur demişlerdir). Vahşî “radıyallahü anh” de Sahâbedendir ve Sahâbî olarak vefât etdi. Meşhûr Muhammediyye kitâbında ismi de vahşî, cismi de vahşî demesi, îmân etmeden evvelki cismini bildirmekdedir. Seksen senelik kâfirler îmâna gelip, bir kerre Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek yüzünü görürse, sahâbî oluyor da, Vahşî “radıyallahü anh” sahâbî olmaz mı? Bu şartları taşıyan Cinnîler de sahâbî olur. Vahşî hakkında fazla bilgi almak için, (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbı 1187.ci sahîfeye bakınız!
Abdülganî Nablüsînin “rahime-hullahü teâlâ” (Hadîkatün-nediyye) adındaki (Tarîkat-i Muhammediyye) şerhi çok kıymetlidir. 1290 [m. 1873] yılında İstanbulda basılmışdır. 1400 [m. 1980]de, birinci kısmının ofset baskısı yapılmışdır. 13. cü sahîfesinde diyor ki, (Mü’min olarak Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile buluşan ve mü’min olarak öldüğü bilinen cin ve insana sahâbî denir. Bu ta’rîfe göre, a’mâ olan da ve uzun zemân birlikde bulunmıyan da sahâbî olur. Melek sahâbî olmaz. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” vefât etdiği zemân yüzyirmidörtbinden fazla sahâbî vardı. Hepsi âlim, kâmil, yüksek insanlar idi).
Bütün din büyükleri diyor ki, Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” sonra ve meleklerden sonra mahlûkların en efdali, en üstünüdür. Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” bir kerre gören bir müslimân, görmiyenlerin hepsinden, hattâ Veysel Karânîden katkat dahâ yüksekdir. Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân”, Şâma girince, bunları gören hıristiyanlar, hâllerine hayrân kalıp, (Bunlar, Îsâ aleyhisselâmın havârîlerinden dahâ yüksekdir) dediler. Bu dînin en büyük âlimlerinden olan Abdüllah ibni Mubârek “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki, (Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yanında giderken hazret-i Mu’âviyenin “radıyallahü anh” bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdül’azîzden bin def’a dahâ üstündür).
Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” üstünlüklerini bildiren âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler pek çokdur.
Sûre-i Âl-i İmrân 110.cu âyet-i kerîmesinde meâlen, (Sizler, bütün insanlar içinde, en iyi bir ümmetsiniz, cemâ’atsiniz.) buyuruldu. Ya’nî Peygamberlerden sonra, bütün insanların en iyisisiniz!
Sûre-i Tevbe 103.cü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Mekke-i mükerreme ehâlîsinden olup, Medîne-i münevvereye hicret eden Sahâbe-i kirâmdan ve iyilikde onların izinden gidenlerden, Allahü teâlâ râzıdır. Onlar da, Allahü teâlâdan râzıdırlar. Allahü teâlâ onlara Cennetler hâzırlamışdır.) buyuruldu.
Sûre-i Enfâl 64.cü âyet-i kerîmesinde, Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Sana Allahü teâlâ yetişir ve sana tâbi’ olan mü’minler yetişir.) buyurdu. O zemân Sahâbe-i kirâm pek az idi. Fekat, Allahü teâlâ yanında dereceleri pek yüksek olduğundan, dîni yaymakda sana yetişirler buyuruldu.
Sûre-i Fethde 29.cu âyet-i kerîmede meâlen buyuruyor ki, (Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” Allahü teâlânın Peygamberidir ve Onunla birlikde bulunanların [ya’nî Eshâb-ı kirâmın] hepsi, kâfirlere karşı şiddetlidirler. Fekat, birbirlerine karşı merhametli, yumuşakdırlar. Bunları çok zemân rükû’da ve secdede görürsünüz. Herkese dünyâda ve âhıretde her iyiliği, üstünlüğü, Allahü teâlâdan isterler. Rıdvânı, ya’nî Allahü teâlânın kendilerini beğenmesini de isterler. Çok secde etdikleri yüzlerinden belli olur. Onların hâlleri, şerefleri böylece Tevrâtda ve İncîlde bildirilmişdir. İncîlde de bildirildiği gibi, onlar, ekine benzer. İnce bir filiz yerden çıkıp kalınlaşdığı, yükseldiği gibi, az ve kuvvetsiz oldukları hâlde, az zemânda etrâfa yayıldılar. Her tarafı îmân nûru ile doldurdular. Herkes filizin hâlini görüp, az zemânda nasıl büyüdü diyerek, şaşırdıkları gibi, hâl ve şânları dünyâya yayılıp, görenler hayret etdi ve kâfirler kızdılar.) Bu âyet-i kerîme, yalnız indiği zemânda bulunan Eshâbın değil, sonra îmâna gelecek olanların da şânını bildirmekdedir. Bilindiği üzere Mu’âviye “radıyallahü anh” da, dîn-i islâmın yayılmasına çok hizmet eden bir sahâbîdir. Allahü teâlânın bu medh ve senâlarına, herbir sahâbî gibi, O da dâhildir.
(Mir’ât-ı kâinât) kitâbının üçyüzyirmialtıncı (326) sahîfesinde, Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” büyüklüğünü, derecelerinin yüksekliğini bildiren hadîs-i şerîflerden şunlar yazılıdır:
1 — (Eshâbımın hiçbirine dil uzatmayınız. Onların şânlarına yakışmıyan birşey söylemeyiniz! Nefsim elinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, sizin biriniz Uhud dağı kadar altın sadaka verse, eshâbımdan birinin bir müd arpası kadar sevâb alamaz.) Çünki, sadaka vermek ibâdetdir. İbâdetlerin sevâbı niyyetin temizliğine göredir. Bu hadîs-i şerîf, Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” kalblerinin ne kadar çok temiz olduğunu göstermekdedir. Hazret-i Mu'âviyeye "radıyallahü anh" dil uzatanların, bu hadîs-i şerîfe uymadıkları anlaşılmakdadır. [Müd, menn demekdir. Bir menn, iki rıtldır ki, 260 dirhem-i şer’î, ya’nî 875 gramdır. Sadaka-i fıtr yarım sâ’, ya’nî 2 müd olup 1750 gram buğdaydır.]
2 — (Eshâbımın herbiri gökdeki yıldızlar gibidir. Herhangisine uyarsanız, Allahü teâlânın sevgisine kavuşursunuz). Ya’nî hangisinin sözü ile hareket ederseniz doğru yolda yürürsünüz. Denizlerde, çöllerde, yıldızlarla cihet bulunduğu, yol alındığı gibi, bunların sözleriyle hareket edenler, doğru yolda giderler.
3 — (Eshâbıma dil uzatmakda Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra onları kötü niyyetlerinize hedef tutmayınız! Nefsinize uyup, kin bağlamayınız! Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onları sevmiyenler, beni sevmedikleri için sevmezler. Onlara el ile, dil ile eziyyet edenler, gücendirenler, Allahü teâlâya eziyyet etmiş olurlar ki, bunun da muâhezesi, ibret cezâsı gecikmez, verilir).
4 — (Zemânlar, asrlar ehâlîsinin en hayrlısı, en iyisi, benim asrımın [müslimân] ehâlîsidir. [Ya’nî Sahâbe-i kirâmın hepsidir.] Ondan sonra ikinci asrın, ondan sonra üçüncü asrın mü’minleridir).
5 — (Beni gören veyâ beni görenleri gören bir müslimânı Cehennem ateşi yakmaz).
Dîn-i islâmın en büyük âlimlerinden Ahmed ibni Hacer Heytemî Mekkî “rahime-hullahü teâlâ” zemânında Hindistânda âlimler, Velîler çok olduğu hâlde ve islâm güneşi, yükselmiş olup cihânı nûrlandırmakda iken, kalbleri cehâlet ile kararmış, menfe’at, hırs ile bozulmuş olan zındıklar, Eshâb-ı kirâma dil uzatıyor ve te’assubu, edebsizliğe kadar götürüyorlardı. O zemân, Hind sultânı Hümâyûn şâh “rahime-hullahü teâlâ” olup, dînini çok sever, âlimlere pek hurmet ederdi. İhsânı ve adâleti ve herkesin şânına yakışan idâresi ile müslimânlara her sûretle iyilik ederdi. Kendisi, Hindistândaki Gürgânîyye devletinin kurucusu olan Bâbür şâhın “rahime-hullahü teâlâ” oğlu idi. İşte böyle mes’ûd bir zemânın âlimleri, sapıkları susdurmak için toplanarak, İbni Hacer hazretlerine baş vurdular. Bu da, Sahâbe-i kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” üstünlüklerini, iki büyük kitâbda yazıp, delîl, sened ve vesîkalarla düşmanların dillerini kesdi. Bunlardan (Savâ’ik-ul-muhrika) kitâbında iki hadîs-i şerîfin tercemesini aynen yazıyorum:
6 — (Allahü teâlâ, beni insanların en asîlzâdesi olan Kureyş kabîlesinden seçdi ve bana insanlar arasından en iyilerini arkadaş, sâhib olarak ayırdı. Bunlardan birkaçını bana vezîrler olarak ve dîn-i islâmı, insanlara bildirmekde, yardımcı olarak seçdi. Bunlardan ba’zılarını da Eshâr olarak, ya’nî zevce tarafından akrabâ olarak ayırdı. Bunları seb edenlere, iftirâ edenlere, söğenlere Allahü teâlânın ve bütün meleklerin ve insanların la’neti olsun! Allahü teâlâ, kıyâmet günü, bunların farzlarını ve sünnetlerini kabûl etmez). [Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü anhümâ” hem vezîrleri idi, hem de eshârı idi. Çünki, birisi, ezvâc-ı mütahherâtdan Âişenin “radıyallahü teâlâ anhâ”, ikincisi de, Hafsanın “radıyallahü teâlâ anhâ” babaları idi. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek zevcesi Ümm-i Habîbe “radıyallahü anhâ” annemizin erkek kardeşi olan Mu’âviye ve babası Ebû Süfyân ve anası Hind “radıyallahü anhüm” de, eshârdan olup, bu hadîs-i şerîfe dâhildirler.]
7 — Yine aynı kitâbda şu hadîs-i şerîfi yazıyor:

:
 

MEHMET_1960

Çalışkan Üye
Silver
#3
Ehl-i beyt kime denir? Ehl-i sünnetin ehl-i beyt sevgisi

İSLÂMDA İLK FİTNE
İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî şeyh Ahmed-i Fârûkî Serhendînin “rahime-hullahü teâlâ” Mektûbâtından, ikinci cildin otuzaltıncı mektûbu, Eshâb-ı kirâmın büyüklüğünü ve Ehl-i sünnet mezhebi ile diğer bozuk mezheblerin Eshâb-ı kirâm hakkındaki sözlerini bildirmekdedir. İslâmiyyetde ilk kopan fitnenin şî’îlik olduğunu ve Ehl-i sünnet mezhebinin şî’îler gibi taşkınlık yapmadığını, Hâricîler gibi de, câhillik ve kısa görüşlülük yolunu tutmadığını göstermekdedir ve Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin Ehl-i beytini medh eylemekdedir.
Bu mektûbumu yazmağa Besmele okuyarak başlıyorum. Allahü teâlâya hamd olsun! Onun sevgili Peygamberine salât ve selâm olsun! O yüce Peygamberin Ehl-i beytine ve Eshâbının hepsine ve bütün mü’minlere bizden iyi düâlar olsun!
Doğru yolda gidenleri sevmek, onlarla tanışmak ve görüşmek ve onlar gibi olmağa özenmek ve o büyüklerin sözlerini işitmek ve kitâblarını okumak, Allahü teâlânın ni’metlerinin en büyüklerindendir ve Onun ihsânlarının en kıymetlilerindendir. Muhbir-i sâdık, ya’nî hep doğru söyleyici olan Muhammed aleyhisselâm, (Elmer’ü me’a men ehabbe) buyurdu. Ya’nî, kişi, dünyâda ve âhıretde sevdiği ile berâber olur. Bunun için din büyüklerini seven kimse, onlar ile berâber olur. Onların Allahü teâlâya ma’nevî olan yakınlığında, onlar gibi olur. Hareketleri, sözleri iyi olan, yükselmeğe elverişli olduğu anlaşılan kıymetli oğlum hâce Şerefeddîn Hüseynin bildirdiğine göre, o büyük ni’met, o çok güzel ahlâk, sizde mevcûddur. Çeşidli işleriniz ve dağınık düşünceleriniz olduğu hâlde, o büyükleri unutmuyorsunuz. Dünyâ işleri etrâfınızı sarmış iken, bu çok kıymetli ni’meti elden kaçırmıyorsunuz. Bunun için, Allahü teâlâya çok hamd ve şükrler olsun! Çünki, sizin se’âdetiniz, sizin ni’metlere kavuşmanız, birçok kimsenin se’âdete kavuşmasına yol açar. Onların kurtulmasına, huzûra kavuşmasına sebeb olur. Yine o bildirdi ki, bu fakîrin yazılarını okuyormuşsunuz. Sözlerime kıymet veriyormuşsunuz. Kendilerine birkaç kelime yazarsanız çok fâideli olur dedi. Onun bu arzûsunu yerine getirmek için, size birkaç kelime yazmağa kalkdım.
Hindistânda, bu günlerde herkesin ağzında (halîfelik) kimin hakkı idi? Eshâb-ı kirâm şöyle idi, böyle idi, gibi sözler dolaşıyor. İslâm bilgilerinin ince bir kolu olan bu konuda çok kimseler, kendi kısa aklları, bozuk görüşleri ile, ulu orta konuşuyor ve yazıyorlar. Kendilerini haklı göstermek için, âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere yanlış ma’nâlar vermekden çekinmiyorlar. İslâm âlimlerinin, doğru ve haklı olan sözlerini örtbas etmeğe çalışıyorlar. Bunun için, bu konuda birkaç satır yazmağı ve Ehl-i sünnet âlimlerinin doğru ve haklı sözlerini müslimânlara duyurmağı ve bozuk (bid’at) fırkalarının yanlış yazılarını vesîkalarla çürütmeği, böylece, hakîkati ortaya koymağı uygun gördüm.
Ey temiz rûhlu ve yüksek yaradılışlı kardeşim! Ehl-i sünnet mezhebinin âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, söz birliği ile, (Şeyhaynı üstün tutmak ve iki dâmâdı sevmek lâzımdır) demekdedir. Ya’nî, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömer, Eshâb-ı kirâmın hepsinden dahâ yüksekdirler ve hazret-i Osmân ile hazret-i Alîyi sevmek lâzımdır, dediler. Ehl-i sünnet ve cemâ’at denilen doğru yoldaki her müslimânın, bu ikisini üstün tutması ve o ikisini sevmesi lâzımdır.
Hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin üstün olduğunu Eshâb-ı kirâmın hepsi söz birliği ile bildirmişdir. Bu söz birliğini de, Tâbi’în-i izâmın hepsi bize söz birliği ile haber vermişdir. Böyle söz birliği olduğunu, bize din imâmlarımızın büyükleri, meselâ imâm-ı Şâfi’î bildirmekdedir. İ’tikâdda mezhebimizin iki imâmından biri olan Ebül Hasen-i Eş’arî hazretleri buyuruyor ki: (Ebû Bekr ile Ömerin, bütün ümmetin en yükseği oldukları kat’îdir). Hazret-i Alînin “radıyallahü anh”, halîfe iken ve memleketin idâresi ve kuvveti elinde iken, eshâbından büyük bir cemâ’ate karşı (Ebû Bekr ile Ömer, bu ümmetin en üstünüdürler) buyurduğunu, imâm-ı Zehebî yazmakdadır ve bu üstünlüğün tevâtür yolu ile bizlere geldiğini bildirmekdedir. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” buyurdu ki: (Peygamberimizden “sallallahü aleyhi ve sellem” sonra, insanların en üstünü Ebû Bekrdir. Ondan sonra Ömerdir. Ondan sonra da, bir başkasıdır.) Dinliyenler arasında bulunan oğlu Muhammed bin Hanefiyye (Ömerden sonra üstün olan sensin!) deyince, hazret-i İmâmın (Ben ancak müslimânlardan birisiyim) dediğini, imâm-ı Buhârî haber vermekdedir. Ebû Bekr ile Ömerin en üstün olduklarını haber veren güvenilir, sağlam kimseler o kadar çokdur ki, tevâtür hâlini almış, inanmak zarûrî olmuşdur. Buna inanmıyan, yâ câhildir veyâ koyu müte’assıb ve inâdcıdır. Şî’î âlimlerinin büyüklerinden olan Abdürrezzak bin Alî Lâhîcî (1051 [m. 1642] de öldü), bu hakîkatin pek açık olduğunu görerek, inkâr edememiş, bu iki imâmın en üstün olduklarını bildirmiş ve (İmâm-ı Alî, Ebû Bekrle Ömerin, kendisinden dahâ yüksek olduğunu söylediği için, ben de onun gibi söylerim. İkisinin de dahâ yüksek olduklarına inanırım. Eğer hazret-i Alî, onların dahâ yüksek olduğunu söylemeseydi, ben de söylemezdim. Hazret-i Alîyi sevdiğim için, onun gibi söylerim. Onu çok sevdiğim hâlde, onun gibi söylemez isem, günâh işlemiş olurum) demişdir.
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” iki dâmâdının, ya’nî hazret-i Osmân ile hazret-i Alînin halîfe oldukları zemânda fitneler çıkdığı için ve müslimânların işlerinde karışıklık çoğaldığı için, insanların kalbinde kırıklık, soğukluk hâsıl olmuşdu. Aralarına düşmanlık ve geçimsizlik girmişdi. Bunun için, Ehl-i sünnet ve cemâ’at âlimleri, Hateneyni ya’nî iki dâmâdı sevmek lâzım geldiğini bildirmişlerdir. Böylece, bir câhilin çıkıp da, Resûlullahın Eshâb-ı kirâmına dil uzatmasını önlemişlerdir. Resûlullahın halîfelerinden, vekîllerinden birine düşmanlık edilmesine fırsat bırakmamışlardır.
Görülüyor ki, hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” sevmek, Ehl-i sünnet olmak için şartdır. Hazret-i Alîyi sevmiyen, Ehl-i sünnet değildir. Buna (Hâricî) denir. Hazret-i Alîyi sevmekde taşkınlık eden, sevmekde aşırı yol tutan, onu sevmek için, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Eshâbına sövmek lâzımdır diyen, bunun için Eshâb-ı kirâma “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” dil uzatarak, Eshâb-ı kirâmın ve Tâbi’în-i izâmın ve Selef-i sâlihînin yollarından sapan kimseye (Sapık) denir. Görülüyor ki, hazret-i Alîyi sevmekde, bunlar aşırı gitmekde, taşkınlık yapmakdadır. Hâricîler ise, hazret-i Alîye düşman olmakda, o, Allahın arslanının kıymetini anlamamakdadır. (Ehl-i sünnet) ise, her iki tarafa sapmamış, orta yoldan gitmişdir. Hak da, aşırı sağa ve sola sapanda değil, elbette doğru yolda gidendedir. Sağa, sola taşmak, elbette çirkin ve tehlükelidir. Ahmed ibni Hanbel “rahime-hullahü teâlâ” haber veriyor ki, hazret-i Alî buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz bana dedi ki: (Yâ Alî! Sen Îsâ aleyhisselâma benziyeceksin. Yehûdîler ona düşman oldular. Annesi hazret-i Meryeme iftirâ etdiler. Hıristiyânlar ise, onu aşırı severek, olmıyacak dereceye yükseltdiler. Ya’nî, Allahın oğlu dediler). Hazret-i Alî, bundan sonra buyurdu ki: Benim yüzümden iki çeşid kimseler helâk olacaklardır. Birisi, beni sevmekde taşkınlık yapanlar ve bende olmıyan şeyleri bana söyliyerek, aşırı övenlerdir. İkincisi, bana düşman olanlar ve düşmanlık ederek iftirâ yapanlardır. Görülüyorki, Hâricîler, yehûdîlere benzetilmekdedir. Sevmekde taşkınlık yapanlar da, hıristiyanlar gibi olmakdadır. Bunların ikisi de, doğru yoldan ayrılmışdır. Ehl-i sünnet için, hazret-i Alîyi sevmezler demek, onu şî’îler sever sanmak büyük, çok çirkin bir câhillikdir. Şunu iyi anlamalıdır ki, sapık demek, hazret-i Alîyi sevmek demek değildir. Resûlullahın üç halîfesine düşman olmak demekdir. Eshâb-ı kirâmı kötülemek, onlara dil uzatmak kötüdür. İmâm-ı Şâfi’î “rahmetullahi aleyh” buyuruyor ki: Nazm:
Muhammed aleyhisselâmın Âlini sevmek şî’îlik ise,
Ey ins ve cin biliniz ki, ben şî’îyim.
Ya’nî şî’îler, şî’îliğin, Muhammed aleyhisselâmın Âlini, ya’nî Ehl-i beytini sevmek olduğunu söyliyorlar. Eğer şî’îlik, onları sevmek ise, şî’îler başımızın tâcı olur. Fekat, Ehl-i beytden başkasına düşmanlık etmek doğru değildir.
(Hazret-i Alî ile Fâtımaya ve çocuklarına “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” (Âl-i Resûl) veyâ (Ehl-i Beyt) denir).
Resûlullahın Ehl-i beytini doğru ve uygun olarak sevenler, elbette Ehl-i sünnetdir. Ehl-i beytin yolunda olan, elbette bunlardır. Ehl-i beyti seviyoruz ve onların yolunda gidiyoruz diyen, eğer diğer Eshâba düşmanlık etmese ve Eshâb-ı kirâmın hepsine saygı ve sevgi gösterse ve Eshâb-ı kirâm arasındaki muhârebelerin iyi sebeblerden meydâna geldiğine inansa (Ehl-i sünnet) olur. Sapık yolda olmakdan kurtulur. Çünki, Ehl-i beyti sevmemek, (Hâricî) olmakdır. Hem Ehl-i beyti sevmek, hem de Eshâb-ı kirâma saygı göstermek, hepsini sevmek, Ehl-i sünnet olmakdır. Görülüyor ki, mezhebsizlik, Resûlullahın Eshâb-ı kirâmına düşmanlık etmekden doğmakdadır. Çünki, Ehl-i beyt de, Eshâb-ı kirâmdandır. Sünnîlik ise, Eshâb-ı kirâmın hepsini sevmekdir. Aklı olan, insâflı olan bir kimse, Eshâb-ı kirâma düşmanlık etmeği, onları sevmekden dahâ üstün tutmaz. Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” sevdiği için, Onun Eshâbının hepsini sever.
Ba’zıları, Ehl-i sünnetin Ehl-i beyte düşman olduklarını söyliyor. Bu çok yanlış ve pek çirkin sözlerine ne kadar şaşılsa yeridir. Çünki, Ehl-i beyti sevmek, Ehl-i sünnetin îmânla gitmesine alâmetdir. Ehl-i sünnet âlimleri, son nefesde îmânla gitmek için, Ehl-i beyti çok sevmek lâzımdır demişlerdir. Bu fakîrin (ya’nî imâm-ı Rabbânînin) babası çok âlim idi. Zâhir ve bâtın ilmlerinde pek derin idi. Herkese, durmadan, Ehl-i beytin sevgisini aşılardı. Onları sevmek, son nefesde îmânla gitmeğe yardım eder, buyururdu. Babamın ölüm hastalığında yanında idim. Son dakikaları gelmişdi. Dünyâ ile ilişiği az kalmışdı. Ehl-i beyti çok seviniz dediği zemânları hâtırlatdım. Şimdi, bu sevginiz ne kadardır diye sordum. Kendinden geçmek üzere iken (Ehl-i beytin sevgisi deryâsına dalmış bulunuyorum) buyurdu. Böyle cevâb verdiği için, Allahü teâlâya hamd-ü senâ etmişdim. Ehl-i beyti sevmek, Ehl-i sünnetin sermâyesidir. Bunu anlıyamıyorlar. Ehl-i sünnetin doğru ve yerinde olan sevgisini bırakarak, taşkın, aşırı bir yola sapıyorlar. Aşırı ve taşkın olmıyan sevginin kıymeti olmaz sanarak, Ehl-i sünnete hâricî damgasını vuruyorlar. Aşırı gitmek ile aşağı kalmak arasında doğru ve uygun bir yol bulunduğunu, hak ve doğru yolun, böyle olduğunu anlıyamıyorlar. Aşırı yüksek ile pek alçak iki bozuk yol arasındaki hak ve doğru olan orta yolu bulmak şerefi, Ehl-i sünnet âlimlerine nasîb olmuşdur. Ehl-i sünnet âlimlerinin bu doğru yolu bulmak için, durmadan, usanmadan yapdıkları çalışmalara, Allahü teâlâ bol bol mükâfat versin. Şî’îler de biliyor ki, hâricîlerle, ya’nî hazret-i Alînin ve evlâdlarının düşmanları ile, Ehl-i sünnet döğüşdü. Ehl-i beytin düşmanlarının cezâlarını verenler, Ehl-i sünnet idi. O vakt şî’îler yok idi. Olsa da, yok denecek kadar az idi. Yoksa bunlar, Ehl-i sünnete, Ehl-i beyti sevdikleri için şî’î mi diyorlar? Bunun için, hâricîleri dağıtanları, kaçıranları şî’î mi sanıyorlar? Çok şaşılır ki; Ehl-i sünnete ba’zan hâricî diyorlar. Muhabbetlerinin aşırı, taşkın olmadığını görünce hâricî sanıyorlar. Ehl-i beyte olan, o büyüklere uygun, yakışan sevgiyi gördükleri zemân da, Ehl-i sünneti şî’î sanıyorlar. Bunun içindir ki, çok câhil olduklarından, Ehl-i sünnet âlimlerinden Ehl-i beytin muhabbetini işitince, bunları kendilerinden sanıyorlar. Muhabbetde taşkınlık yapılmamasını söyliyen ve üç halîfeyi de sevdirmeğe çalışan Ehl-i sünnet âlimlerine de, hâricî diyorlar. Bunların, Ehl-i sünnet âlimlerine olan haksız ve yersiz sözlerine yazıklar olsun. Hazret-i Alîye “radıyallahü anh” olan muhabbetin aşırı ve taşkın olmasından dolayı, hazret-i Alîyi sevmek için, üç halîfeye ve Eshâb-ı kirâmdan çoğuna düşman olmak lâzımdır, diyorlar. İnsâf etsinler, böyle muhabbet olur mu?
Resûlullahın halîfelerine düşman olmak ve Onun Eshâb-ı kirâmını sövmek ve kötülemek şart tutulan bir çılgınlığa, muhabbet ismi verilebilir mi? Ehl-i sünneti beğenmemelerinin, çok çirkin sözlerle kötülemelerinin biricik sebebi, Ehl-i sünnetin, Ehl-i beyt sevgisine Eshâb-ı kirâmın hepsinin sevgisini de katmasıdır. Eshâb-ı kirâm arasındaki ayrılıkları, muhârebeleri bildiği hâlde, onların hiç birini kötülememesidir. Ehl-i sünnet, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sohbetinin kıymetini ve şerefini anlıyarak, Eshâb-ı kirâmın kötü düşünüşden, inâddan, birbirini çekememekden kurtulduklarını, tertemiz olduklarını bildirmekde, herbirinin üstün, kıymetli olduğunu söylemekdedir. Bununla berâber, bu muhârebelerde, haklı olana haklı, yanlış olana hatâlı demişdir. Fekat, bu hatâların, nefsin isteklerinden, kötü arzûlarından hâsıl olmadığını, re’y ve ictihâd ayrılığı olduğunu beyân eylemişlerdir. Ehl-i sünnet de, Eshâb-ı kirâmın çoğuna düşmanlık etse idi ve bu din büyüklerini kötüleseydi, hoşlarına giderdi. O zemân, Ehl-i sünnete dil uzatmazlardı. Bunun gibi hâricîlerin de, Ehl-i sünneti sevmeleri için, Ehl-i sünnetin de, Ehl-i beyte düşman olması lâzımdır. Yâ Rabbî! Sen bize doğru yolu gösterdikden sonra, kalblerimizi kaydırma! Sonsuz rahmet hazînelerinden bizlere de ihsân et! İyilikleri veren ancak sensin.
Ehl-i sünnet âlimlerinin büyükleri buyuruyor ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin Eshâb-ı kirâmı, birbirleri ile muhârebe ederken üç fırkaya ayrılmışlardı:
1 — Birinci fırkada bulunan Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, olayları inceliyerek, hazret-i Alî yanında bulunanların haklı olduğunu ictihâd eylediler.
2 — İkinci fırkadakiler, karşı tarafdakilerin haklı olduğunu, ictihâd ile anladılar.
3 — Üçüncü fırkada olanlar, durakladılar. Bir tarafın haklı olduğunu gösteren ictihâda varamadılar.
Birinci fırkada olan Eshâb-ı kirâmın, kendi ictihâdlarına uyarak, hazret-i Alîye yardım etmeleri vâcib oldu. İkinci fırkada bulunan Eshâb-ı kirâmın da, kendi ictihâdlarına uyarak, karşı tarafa yardım etmeleri lâzım oldu. Üçüncü fırkada olanların, bu işe karışmaması lâzım oldu. Bir tarafa yardım etmeleri hatâ olurdu. Her üç fırkada bulunanlar da, kendi ictihâdlarına göre hareket etdiler. Herbiri, kendilerine lâzım ve vâcib olanı yapdılar. O hâlde, böyle yapdıkları için ne diyebiliriz? Hangisine dil uzatabiliriz? İmâm-ı Şâfi’î “rahmetullahi aleyh” buyuruyor ki, (Allahü teâlâ, bu kanlara ellerimizi bulaşdırmakdan bizleri korudu. Biz de dillerimizi karışdırmakdan korumalıyız). Ömer bin Abdül’azîzin de böyle söylediği haber verilmişdir. Bu sözden anlaşılıyor ki, bu üç fırkada bulunan Eshâb-ı kirâmın hiçbirine haklı idi, yanıldı gibi söylememiz doğru değildir. Hepsi için de, yalnız iyi olduklarını söylememiz lâzımdır. Hadîs-i şerîfde de böyle buyuruldu. (Eshâbım anıldığı zemân, dilinizi koruyunuz) hadîs-i şerîfi gösteriyor ki, Eshâbım anıldığı zemân, birbirleri ile olan muhârebeleri söylenildiği zemân kendinizi koruyunuz. Bir kısmını beğenip, ötekilerini kötülemekden sakınınız! Bu emre uymak lâzımdır. Bununla berâber, Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunun anladığına göre, hazret-i Alî ile birlikde olanlar, haklı idi. Karşı tarafda bulunanlar hatâya düşmüşdü. Fekat bu hatâları, ictihâd hatâsı olduğu için bir şey denemez. O büyüklere dil uzatmamıza sebeb olamaz. Hatâ edenler de, haklı olanlar gibi, kötülenemez ve aşağılanamaz. O muhârebeler yapılırken, hazret-i Alînin “radıyallahü anh” (Kardeşlerimiz bize uymadı. Onlar kâfir değildirler. Fâsık da olmadılar. Çünki, anladıklarına göre ictihâd eylediler. Kâfir ve fâsık olmazlar) buyurduğu haber verilmekdedir. Görülüyor ki, Ehl-i sünnet de ve şî’îler de, hazret-i Alî ile harb edenlerin hatâ etdiklerini, hazret-i Alînin haklı olduğunu söylemekdedir. Lâkin, Ehl-i sünnet âlimleri, bu hatânın, görüş, anlayış hatâsı olduğunu, bundan başka birşey söylenemiyeceğini bildiriyor. O büyüklere dil uzatmakdan, onları kötülemekden kaçınmak lâzımdır diyorlar ve insanların en hayrlısının sohbetinin şerefini, hakkını gözetmeliyiz buyuruyorlar. Çünki Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki: (Eshâbımın hakkını gözetmekde, Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra, onlara dil uzatmayınız!). Bu emrin ehemmiyyetini göstermek için iki kerre tekrâr buyuruyor. Bir hadîs-i şerîfde de, (Eshâbımın hepsi gökdeki yıldızlar gibidir. Hangi birisine uyarsanız, hidâyete, se’âdete kavuşursunuz!) buyuruldu. Eshâb-ı kirâmın herbirini büyük bilmek, hepsine saygı göstermek lâzım geldiğini gösteren, başka çok hadîs-i şerîfler de vardır. Bunun için, hepsini kıymetli, üstün tutmamız lâzımdır. Onların ufak tefek hatâlarının da, iyi niyyetlerle yapıldığını düşünmeliyiz. Ehl-i sünnet mezhebi böyledir.


- - - Updated - - -

 
Moderatörün son düzenlenenleri:

MEHMET_1960

Çalışkan Üye
Silver
#4
24 — BEŞİNCİ CİLD, 36. cı MEKTÛB
Eshâb-ı kirâm arasındaki muhârebeler ictihâd yüzünden idi. Döğüşenler de, birbirini çok seviyordu. Ananın, babanın çocuğunu döğmesi gibi idi.
Ehl-i sünnet âlimlerinin, Eshâb-ı kirâmın büyüklüğünü, üstünlüğünü bildiren sözlerini, yazılarını, kitâbımızın birkaç yerinde açıkladık. Kayyûm-i rabbânî, Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî Serhendî “rahmetullahi aleyh” (Mektûbât)ının ikinci cildi, otuzaltıncı mektûbunda, sekizinci süâlin cevâbında buyuruyor ki:
Tepeden tırnağa kadar rahmet olan hazret-i Alî “kerremallahü teâlâ vecheh”, hâşâ ve kellâ, bir müslimâna bile la’net etmedi. Nerde kaldı ki, Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbına ve hele çok kerre hayr düâ etdiği hazret-i Mu’âviyeye “radıyallahü anh” la’net etmiş olsun. Hazret-i Alî, hazret-i Mu’âviye ve yanında bulunanlar için (Kardeşlerimiz, bize uymadı. Kâfir ve fâsık değildirler. İctihâdları ile hareket etdiler) buyurdu. Bu sözü, onlara küfrü ve fıskı yaklaşdırmamakdadır. O hâlde, hiç la’net eder mi? Hiç beddüâ eder mi? İslâm dîninde, hiç kimseye, hattâ frenk kâfirlerine bile la’net etmek, ibâdet değildir. Beş vakt nemâzdan sonra, düâ etmek lâzım iken, kendi düşmanlığı için, düâ yerine, bed düâ eder mi? Tesavvufdaki fenâ derecelerinin en yükseğine ve itmînânın sonuna ulaşmış ve şahsî arzûlarından geçmiş olan hazret-i Alînin nefsini, kendi nefs-i emmâreleri gibi kin ile, inâd ile, düşmanlıkla dolu mu sanıyorlar? O çok yüksek zâta, böyle bir bühtânda, böyle alçak bir iftirâda bulunuyorlar. Hazret-i Alî, Fenâ-fillâh ve muhabbet-i Resûlillah makâmlarının en son derecesine ulaşmış, cânını, malını, Onun “sallallahü aleyhi ve sellem” yoluna fedâ etmişdir. Niçin, bu düâ zemânında, her iki cihânın sultânı olan Peygamber efendimize, envâ-ı ezâ ve cefâ yapan, Allahü teâlânın ve Resûlünün “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” düşmanlarını söyleyip, onlara la’net etmesin de, kendi düşmanlarına la’net etsin? Hâlbuki, hazret-i Alînin (İctihâdları ile hareket etdiler) sözü, onlara düşman olmadığını gösteriyor.
İşin içi, özü şöyledir ki, bu muhârebeler, bu çarpışmalar düşmanlıkla, kin gütmekle olmadı. Hep, ictihâd ile, din bilgisi ile oldu. Bunun için, ayblamanın yeri yokdur. Nerde kaldı ki, bed düâ, ve la’net edilsin. Bir kimseyi kötülemek, ona la’net etmek ibâdet olsaydı, İblîs-i la’îne, Ebû Cehle, Ebû Lehebe ve Peygamber efendimizi “sallallahü aleyhi ve sellem” inciten, Ona cefâ ve ezâ eden ve bu hak olan dîne, düşmanlıklar, ihânetler, hıyânetler yapan, Kureyşin azılı kâfirlerine la’net etmek, islâmın îcâblarından olurdu. Düşmanlara la’net etmek emr edilmeyince, dostlara la’net sevâb olur mu? Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Bir kimse, şeytâna la’net ederse, ben zâten mel’ûn oldum. Bu la’netin bana zararı olmaz der. Yâ Rabbî! Beni şeytândan koru derse, eyvâh bel kemiğimi kırdın der). Bir başka hadîs-i şerîfde, (Şeytâna söğmeyiniz! Şerrinden, Allahü teâlâya sığınınız) buyuruldu. Bundan anlaşılıyor ki, bu gibi sözler, hazret-i Alîye iftirâdır. Onu kötülemekdir. Bundan başka, hazret-i Mu’âviye, hazret-i Alîye ve hazret-i Hasene ve Hüseyne ve diğerlerine “radıyallahü anhüm ecma’în” la’net etmeğe başladı demek de, Mu’âviye hazretlerine iftirâ olur. Birbirlerine, aslâ bed düâ, la’net etmediler. Ehl-i sünnet vel-cemâ’at mezhebi şöyledir ki, Mu’âviyeye “radıyallahü anh” dil uzatmak câiz değildir. Bu söz, ona bir iftirâdır. Hem bunu bildiren, doğru bir haber de yokdur. Târîhciler söylüyor ise, bunların sözü, nasıl sened olabilir? Dînin temel bilgileri, târîhcilerin sözleri üzerine kurulamaz. Burada, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin ve onun eshâbının sözlerine bakılır. Târîhcilerin sözlerine ve Keşşâf tefsîrinde yazılı olan haberlere bakılmaz. Keşşâfda, hazret-i Alînin ve hazret-i Mu’âviyenin ismleri geçmiyor. Bu iki din büyüğünün birbirine la’net etdiğini gösteren bir işâret bile yokdur. Bununla berâber (Keşşâf)daki o yazılar doğrudur. Ehl-i sünnetin bildirdiğine uymıyan birşey yokdur ki, iyi ma’nâ çıkarmağa çalışmak lâzım gelsin. Evet, Emevî halîfeleri, minberlerde, Ehl-i beyte yıllarca la’net etdirdi. Ömer bin Abdül’azîz “rahmetullahi aleyh” buna son verdi. Allahü teâlâ, bizim tarafımızdan, ona bol bol mükâfât versin! Fekat, Mu’âviye de “radıyallahü anh” Emevî halîfelerinden ise de, ona dokunulamaz. Eğer, hazret-i Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” söğülürse, kötülenirse bu ayrılıkda ve muhârebelerde, onunla birlik olan, çok sayıda Eshâb-ı kirâm, hattâ aşere-i mübeşşereden birkaçı da mel’ûn olur. Bu din büyüklerine dil uzatmak, onlardan bize gelmiş olan din bilgilerini bozmağa sebeb olur. Hiçbir müslimân, bunu uygun görmez ve kabûl etmez.
Ba’zıları, üç halîfeyi ve hazret-i Mu’âviyeyi ve ictihâdda ona uyanları “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” kötülüyor, bunlara söğüyor, Peygamber efendimizden sonra “sallallahü aleyhi ve sellem”, birkaçından başka, Eshâb-ı kirâmın hepsi mürted oldu diyorlar. Ehl-i sünnet vel-cemâ’at mezhebine göre, Eshâb-ı kirâmın hepsine, iyilikden başka birşey söylenmez. Hiçbiri fenâ, kötü değildir. İmâm-ı Yahyâ bin Şeref Nevevî, (Müslim) hadîslerini açıklarken buyuruyor ki, o muhârebelerde, Eshâb-ı kirâm üçe ayrılmışdı: Bir kısmının ictihâdı, hazret-i Alînin ictihâdına uygun oldu. Bunlara kendi ictihâdlarına uygun yol tutmak vâcib oldu. Bunlar, hazret-i Alîye “radıyallahü anhüm” yardım etdi. Eshâb-ı kirâmın ikinci kısmı, ictihâdda, doğru olanı ayıramadı. Bunların, kimseye karışmaması vâcib oldu. Üçüncü kısmın ictihâdı, hazret-i Alîye karşı gelenlerin ictihâdları gibi oldu. Bu ictihâdda olanların karşı tarafa yardım etmesi lâzım oldu. Demek ki, her biri, kendi ictihâdına uygun iş yapdı. Bunun için hiçbirini ayblamak doğru değildir. Bununla berâber, hazret-i Alî ve onun ictihâdında olup, ona uyanlar, ictihâdda doğruyu bulmuşlardı. Karşılarındakiler, ictihâdda yanılmışlardı. Fekat, ictihâdda yanılma olduğu için, kötülenemez. Yanılanlar bir sevâb aldı. Doğruyu bulanlar, on sevâb aldı. Yanıldılar demek bile, doğru değildir. Yanılanları da iyilikle anmak lâzımdır. Demek ki, Mu’âviyeyi “radıyallahü anh” sevmiyen, ona la’net eden bir kimse, bütün Eshâbı iyi bilip sevse de, Ehl-i sünnet vel-cemâ’atden olamaz. Böyle kimseyi, Şî’îler de sevmez. Bu kimse, Ehl-i sünnet olmadığı gibi, Şî’î de değildir. Üçüncü bir mezhebden olur. Otuzaltıncı mektûbdan terceme, burada temâm oldu.
[Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” arasındaki ayrılıkları iyi ve doğru anlamak için, güvenilen ve herşeyi açık ve ayrı ayrı anlatan i’tikâd kitâblarını okumalıdır. Sonradan yazılan târîhlere, birbirini tutmıyan çürük sözlere, böyle olan ansiklopedilere, gazetelere aldanmamalıdır!
Ne kadar şaşılır ki, Cevdet Pâşa (Kısas-ı Enbiyâ) kitâbında, (Hazret-i Alî, kendi hükûmetinin za’îflediğini, Mu’âviyenin kuvvetinin artdığını görünce, müte’essir olarak, elem çekerek, Mu’âviyeye ve ayrıca altı kişiye bed düâ etmeğe başladı. Mu’âviye, bunu işitince, o da Alîye ve ibni Abbâsa ve Hasen, Hüseyne bed düâ etmeğe başladı) diyor. Deve ve Sıffîn vak’alarını anlatırken de Eshâb-ı kirâmdan “aleyhimürrıdvân” birkaçı için şânlarına yakışmıyan kelimeler kullanıyor. Şemseddîn Sâmî de (Kâmûs-ül-a’lâm) kitâbında, hazret-i Mu’âviye ve ba’zı Sahâbî için, müslimânın söyliyemiyeceği cümleler yazarak, saygısızlık göstermekdedir. Bunun, böyle saygısızlık göstermesine, pek de şaşılmaz. Çünki bu, (Toprak) ismindeki kitâbında, Allahü teâlâya karşı da saygısızlık gösteriyor. Hâlık-ı teâlâyı, esîr, madde derekesine düşürmekden çekinmiyor. Fekat, Cevdet Pâşanın pek safcasına, Abbâsî târîhlerine, mezhebsizlerin kitâblarına aldanması, insanı hayrete düşürmekdedir. Çünki, onun (Kısas-ı Enbiyâ)sı, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hayâtını ve islâm târîhini, geniş ve açık yazan, doğru olarak tanınan, güvenilir, kıymetli bir kitâbdır. İslâm târîhini öğrenmek istiyenlere, tavsıye edilecek kitâbların önünde gelmekdedir. Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” arasındaki muhârebeleri, bunların sebeblerini de insâflı ve doğru yazmakdadır. Meselâ dörtyüzotuzsekizinci (438) sahîfede diyor ki: (İrtidâd tehlükesi birdenbire büyüdü. Her tarafı dehşet bürüdü. Yemendeki ve başka yerlerdeki me’mûrlar geri gelmeğe, kara haberler getirmeğe başladılar. Müslimânlar karanlık gecede yağmura tutulmuş koyun sürüsü gibi şaşkına döndü. Mürtedlerin sayısı yanında müslimânlar pek az idi. Fekat, Resûlullahın halîfesi, zemân-ı se’âdetdeki gelişmeyi hiç değişdirmemeğe ve Resûlullahın niyyetlerini yerine getirmeğe karârlı idi. Mürtedlerle muhârebeyi göze aldı. Her tarafa birlikler gönderdi. Medîneye hücûma hâzırlanan düşman üzerine, gece bir şiddetli çıkış yaparak, sabâha kadar savaşdı. Hepsini dağıtdı. Yanındaki askerlerle birlikde, uzakdaki mürtedlerle muhârebeye gitmek üzere devesine bindi. Fekat, hazret-i Alî “radıyallahü anh”, halîfenin devesinin yularını tutup, ey Resûlün halîfesi! Nereye gidiyorsun? Sana Resûlullahın Uhud muhârebesinde söylediğini söylerim. O gün sana, (Kılıcını kınına sok! Ölümünle bizi yakma!) buyurmuşdu. Vallahi, sana bir hâl olur ise, müslimânlar, senden sonra düzen bulmaz dedi. Eshâb-ı kirâmın hepsi, hazret-i Alîyi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” tasdîk etdi. Halîfe hazretleri Medîne-i münevvereye döndü.
Halîfe seçilmesindeki sert konuşmalarından hemen sonra, birbirlerine karşı olan sevgilerine bakınız! Kimseye boyun eğmeyen, halîfe seçimine çağrılmadı diye, hazret-i Ebû Bekre oy vermesini gecikdiren, Allahın arslanı, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” şimdi onun muhârebeye gitmesini önlüyor. Eğer, kalbinde ona karşı ufak bir kırıklık olsaydı, halîfe harbe gitsin de, ona birşey olursa, yerine ben geçerim diye düşünür, hiç olmazsa, gitmesine karışmazdı.
Hazret-i Sıddîk gibi, din uğrunda, aslâ cânını esirgemeyen bir zâtın da, cihâd gibi mühim bir ibâdete başlarken, hiç kimsenin sözü ile, bundan vaz geçmeyeceği meydânda iken, niyyetinden dönmesi, ancak hazret-i Alînin fikrinin ve sözünün doğru olduğuna güvenmesinden ve ona uymasından ileri geldiği şübhesizdir. Hepsinin düşüncesinin ve konuşmasının, hep islâm dînine hizmet niyyeti ile olduğu, buradan da anlaşılmakdadır “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.
Eshâb-ı kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” birkaçının dünyâya düşkün olduğunu sanan ve yazan sapıklar, onların böyle davranmalarına dikkat etselerdi, bu büyük zâtlara karşı, kötü zanda bulunmak günâhından kurtulurlardı).
Abbâsî târîhcileri, sultânların gözüne girmek, mal ve mevkı’ elde etmek için vak’aları değişdirmekden, hâdiseleri yanlış yazmakdan çekinmemiş, Emevîleri insâfsızca kötülemeğe koyulmuşlardı. Abbâsî halîfeleri, Emevîlere düşman olduğundan, târîhcileri de, dünyâlık ele geçirmek için, ilmi, siyâsete kurbân etmişlerdir. Osmânlılar, zemân bakımından, Abbâsîlere dahâ yakın, toprak bakımından da, komşu olduğundan, câhil târîhciler, Abbâsî târîhlerini olduğu gibi terceme etmiş, Cevdet pâşa bile, bu te’sîrden kendini kurtaramamışdır. Bir yandan târîhciler, bir yandan da, şâh İsmâ’îlin bozguna uğrıyan ordusunun döküntüsü olup, tekkelere sığınan kızılbaşlar, türk milletine, Eshâb-ı kirâmın düşmanlığını bulaşdırdı. Yalnız, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından, işin doğrusunu öğrenenler, bu felâketden kurtulabildi. Allahü teâlâ, doğru yolda bulunanların yardımcısı olsun! Âmîn.
(Merec-ül-bahreyn)de diyor ki, hakîm Alî Tirmizî buyurdu ki, (Yaşım ilerledikçe, ilmim, amelim ve mücâhedem artdığı hâlde, gençliğimde kavuşmuş olduğum nûrları, te’sîrleri kendimde bulamaz oldum. Sebebini bir dürlü anlıyamadım. Gençlik zemânım, Resûlullahın zemânına dahâ yakın olduğu için, o zemândaki hâlin dahâ üstün olduğu, kalbime ilhâm edildi). O zemâna yakın zemânlar böyle kıymetli olunca, o zemânın kendinin ne kadar çok kıymetli olduğunu anlamalıdır. Bunun içindir ki, (Kût-ül-kulûb)da, (Resûlullahın o mubârek cemâlini bir kerre görmek ve biraz huzûrunda oturmak, insanı öyle şeylere kavuşdurur ki, başka zemânlarda yapılan halvetlerle ve erbaînlerle, ya’nî kırk gün riyâzet çekmekle, bunlar elde edilemezler) buyurulmakdadır. Başka zemânlarda yetişen büyük Velîler de, Resûlullahın ma’nevî sohbetinde bulunup, feyz almakla yükselmişlerdir].
25 — İKİNCİ CİLD, 99. cu MEKTÛB
Bu mektûb, seyyid Muhammed Nu’mâna “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmış olup, ba’zı Evliyâ, tesavvuf yolunda ilerlerken, kendilerini, Eshâb-ı kirâmın makâmında görüyor. Bunu açıklamakda ve dünyâda Peygamberlere çok derd ve belâ gelmesinin sebebini bildirmekde ve adem, Fenâ ve Bekâyı anlatmakdadır:
Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü teâlâya hamd olsun. Onun seçdiği kullarına selâm olsun!
Süâl: Sâlik, tesavvuf yolunda yükselirken, ba’zan kendisini, kendinden yüksek olduklarında söz birliği olan Eshâb-ı kirâmın makâmında görüyor. Hattâ, ekseriyâ Peygamberlerin makâmlarında görüyor. Bu nasıl olur? Ba’zı kimseler, bu sâlikin o makâmların sâhiblerinin derecesinde olduğunu söylediğini sanıyor. Bunun için, bu sözüne inanmıyorlar. Hattâ, ona dil uzatıyorlar. Bunun sebebi nedir?
Cevâb: Aşağı derecedeki insanların, yükseklerin makâmına çıkması, fakîrlerin zenginler kapısına ve ihsân sâhiblerinin evlerine giderek, onlardan ihtiyâclarını dilemelerine, ni’metlerine kavuşmalarına benzer. Bunların, o makâma çıkmasını, makâm sâhibleri ile müsâvî olmak sananlar, câhillik etmiş olur. Bu yükselmeleri, ba’zan o makâmları görerek özenmeleri içindir. Dünyâda sultânların ve beğlerin serâylarını, köşklerini seyretmeğe gitmek gibidir. Bu gibileri, sultânlarla, beğlerle müsâvî oldu sanmak, ahmaklık olur. Hizmetciler, efendilerine hizmet etmek için, husûsî odalarına kadar girer. Süpürmek için, temizlik için sultânın yanına yaklaşır.
Mısra’:
Derd sâhiblerine her yandan gelir belâ...


- - - Updated - - -

 
Moderatörün son düzenlenenleri: