Hz. Adem'e bütün ilimler öğretildi

bekkain

diyâr-ı gurbet
Süper Moeratör
#1
Hz. Âdem ilk insan ve ilk peygamber.
Onun şahsında bütün insanlık var.
O bir çekirdek, ondaki bütün özellik*ler devirleri, çağları ve asırları aşarak bizlere ulaşıyor.
Maddi-mânevi her yönüyle bizler onun varisi, o bizim de*demiz. Ondan bize tevarüs eden, ulaşan birçok şey var. Ama en önemlisi, insanı insan yapan, dağ komşuları olan hayvanlardan ayıran şey, ilim olsa gerektir. Zaten Hz. Âdem'in de en bariz vasfı, âdeta onun sembolü olan özel*liği, ilim sahibi oluşudur. Maddi mânevi bütün ilimleri edinebilme istidat ve kabiliyetine sahip oluşudur.
Şüphe*siz Hz. Âdem bu çok önemli vasfı kendisi bir çaba sarfederek kazanmamıştır. Bir papatya nasıl ki çamurlu su ile beslenir, sarı çiçekler açarsa, bir menekşe, aynı şekilde san, kırmızı, beyaz ve mor renkleri çiçeğinin yaprakların*da aynı anda barındırabilirse; balarısı daha önce hiç git*mediği kilometrelerce uzak mesafelere gidip bal tozlarını alıp yuvası olan peteğine yolunu şaşırmadan dönerse; ipekböceği dut yapraklarından ipek yapabilirse; incir ve asma gibi ağaçlar kuru toprakta, kırda, bayırda o tatlı şuruplu meyvelerini ikram ederse; işte Hz. Âdem de aynı kanunla, aynı prensiple ilim edinmeyi öğrenmiştir. Ve Hz. Âdem aynı gerekçelerle ilme mazhar kılınmıştır.
Şüphesiz Hz. Âdem'in ilimlere mazhariyeti bir emek ve gayret karşılığı olmayıp kendisine ilham" olunmuştur. Mu*cize olarak ihsan edilmiştir. Nitekim Kur'ân-ı Kerimin Ba*kara Sûresinde uzunca anlatıldığı gibi, Cenab-ı Hak me*leklere yeryüzünde diğer mahlukat üzerinde tasarrufa yetkili olmak üzere insanları yaratacağını söyler. Melekler de insanların anlatılan vasıflarıyla kan döküp fesat çıka*racaklarını endişeyle ifade ederler. Bunun üzerine Ce*nab-ı Hak, Hz. Âdem'e isimlerin ve kâinatın, yani eşyanın hakikatini öğrettiğini bildirir. Böylece melekler Hz. Âdem'*in emrine girmeyi kabul ettiklerini ifade ederler. (Bakara Sûresi 30-34.)
Burada Hz. Âdem'in şahsında kâinata halifelik nokta*sında üstün kılınan insandır. Bütün insanlık nevidir. İsimlerin Hz. Âdem'e, yani insanlara öğretilmesi demek, insanın kâinata hükmedebileceği anlamındadır. Zira kâi*natta carî olan bütün kanunlar Allah'ın isimlerinin tecel*lileridir. O isimleri bilmek kâinattaki varlıkların hakikati*ni bilmek, insanlığa halifelik vasfını kazandırmaktadır. Böylece insanlık Hz. Âdem'in şahsında kâinatın sırlarına vakıf olma istidat ve kabiliyetini kazanmış oluyor.
Bütün peygamberlere ihsan edilmiş mucizelerde yine aynı çizgi*de düşünülebilir.
Şu halde insana, tabiatta geçerli olan kanunları öğ*renme ve öylece kâinattan yararlanma gücü bir potansi*yel olarak verilmiştir. Tıpkı bir yavru arının kilometreler*ce uzaklara gidip çiçek tozlarını alıp kovanına kaybolma*dan gelmesi ne ise, bir insanın ilimle yükselerek Aya gidip gelmesi ve diğer maddi mânevi gelişmeleri sağlaması aynıdır. İnsanda potansiyel halde mevcut olan ilmi güç, ilk babası olan Hz. Âdem'den gelmektedir. İnsan o potan*siyeli, ilmi gücü geliştirerek kuvveden fiile çıkararak kâi*nata hükmetmesi için ona verilmiştir. Herbir ilim, herbir teknolojik gelişme Cenab-ı Hakkın bir ismine dayanır. İn*sanın o ilimde ve teknikte ilerlemesi Cenab-ı Hakkın o is*mine yapışıp onu iyice kavramasıyla mümkündür.
İster makro seviyede olsun, isterse mikro seviyede ol*sun, kâinat her şeyiyle, her mevcuduyla Onun eseridir. Onun isimlerinin, sıfatlarının mahsulüdür. Yani büyük*lüğü milyarlarca kilometre olan dev galaksilerden, en kü*çük yapı taşı olan atomlara varıncaya kadar mevcudat onun isimlerinin mahsulüdür.
Herbir ilmin, herbir sanatın, herbir teknolojik gelişme*nin bir hakikati vardır. Dayandığı prensip veya prensipler manzumesi vardır. İşte o hakikat ve prensip Cenab-ı Hakkın bir ismine dayanır. Yani o ismin tecellisidir. O ilmî ve teknolojik gelişme ne derece Cenab-ı Hakkın o is*mine uygun olursa, o derece mükemmel olur, aksi halde başarısız olabilir.
Dolayısıyla denilebilir ki, tıp bir ilim dalıdır, bir fendir, Cenab-ı Hakkın Şâfi ismine dayanır. Bütün hastalıkların ilaçları kâinatta çeşitli terkipler halinde potansiyel olarak vardır. Şâfi isminin tecellisi olarak vardır. Tıbbın ilerleme*si ve gelişmesi Cenab-ı Hakkın Şâfi ismine uyma nisbetinde gelişir, kemale erer.
Yine mühendislik de bir ilim dalıdır. Cenab-ı Hakkın Mukaddir ismine dayanır. İnsan o ismin sırlarına, ilmi çalışma ve gayretlerle ne ölçüde yaklaşıp hayata tatbik imkânı bulursa, o nisbette başarılı olur. Kur'ân-ı Kerimde isimlerin Hz. Âdem'e kelimenin tam manâsıyla talim edilmesi bizlere bu mânâları ders veriyor. Biz insanları çalışmaya ve kâinatta O Yüce Yara*tıcının halifesi olmaya teşvik ediyor. Burada halifelik siyasî bir anlamda alınmamalıdır. Halifelik, kâinatta ta*sarruf edebilmek demektir. Yani, insanın suyun kaldırma gücünden yararlanması sayesinde gemilerle seyahat et*mesi.
Havanın aerodinamik özelliğinden yararlanarak uçakla uçması, metal ve fiber-optik malzemelerle elektro*nik teknolojiyi birleştirerek haberleşme sistemlerini kur*ması, atomun derinliğine inerek o dipsiz kuyuda rastla*yabildiği ilahi hediyeleri alıp kullanması; nükleer enerji gibi, daha bunlara benzer nice nimetlere mazhariyet hali*feliktir.
Allah'ın yaratmış olduğu elsiz bir böceğin insana en kıymetli kumaş olan ipeği dokuyarak hediye etmesi; yine zehirli bir böcek olan arının dağı taşı dolaşıp bütün ömrü boyunca birkaç gram balı toplayıp insana hediye etmesi; rüzgârın eserek, yağmurun yağarak, suların akarak, dün*yanın durmadan dinlenmeden dönerek ve nihayet güne*şin yanarak insanın tek şuurlu mahluk olan insanın ya*rarına neticeler hasıl etmesi işte bu halifelik sırrı içindir. İnsan bunu bilse de, bilmese de, farkında olsa da, olmasa da bu böyledir.
Ancak insanın her zaman halifelik görevinin farkında olması ve buna göre davranması gerekir. Nimetlere mu*kabil mesuliyetini müdrik bir şekilde davranmak insanlık icabıdır. İşte o davranış biçimini ve tarzını insanlık tarihi boyunca hep dinler ortaya koyagelmiştir.
Hiç şüphesiz Hz. Âdem'e yeryüzüne halifelikle birlikte kulluk da verilmiştir. İkisi birbirini tamamlayan mütem*mim cüzlerdir. Evet, her nimetin bir külfeti, her suçun da bir cezası vardır. Nitekim bu kadar nimetler, bu kadar ih*sanlar ve sunulanlardaki bu zenginlik ve cömertlik şükürsüz kalırsa, insana yakışmaz.
İnsanın mazhar olduğu nimetlere bir bakınız. Beş duyu, herbiri diğerinden farklı tad ve lezzetiyle beraber birbirinin lezzetini takviye etmesi dikkat çekicidir Gözün gördüklerinden aldığı lezzetler, di*lin yediklerinden aldığı lezzetler; kulağın işittiklerinden aldığı lezzetler; bir de akıl midesinin önüne konulan ni*metler ve insanın bu yolla aldığı lezzetler: Bunların ya*nında mânevi esaslı lezzetler maddi lezzetlerden daha üs*tündür.
Güzel bir manzarayı seyretmek çoğu zaman en sevdiğimiz yemeğe tercih edilir. Gözle alınan o, mânevi lezzet bir ölçüde, dille alınan maddi lezzeti bastırır. Aynı şekilde, ilmî bir meselenin anlaşılması, akim o mücerret tecelli karşısında öyle bir ulvî lezzeti olur ki mide, göz ve diğer tüm organlar âdeta görev yapamaz hale gelir ve akla tabi olurlar.
Birçok ilim adamı, özellikle büyük keşiflere mazhar olanlar, kendilerini öyle kaptırmıştır ki, ilmi me*selelere öyle yönelmiştir ki, yemeyi içmeyi unutmuştur. Bazıları âdeta mecnuna dönmüştür. Mesela, Einstein, Newyork'ta tramvayda giderken biletçi bilet sormuş, Eins*tein biletini aramaya koyulmuş.
Einstein ve onun gibiler daha çok merak ededursunlar, herhalde insanın en önemli görevi kâinatta var olan, carî olan ve herbiri bir İsm-i İlahiye dayanan ilmî kanun ve prensipleri keşfedip onu insanlığın hizmetine sunmak*tır. Bu arada tefekkür buuduyla O Yüce Yaratıcıyı daha iyi tanımak, Onun rızası dairesinde hareket etmektir. İl*men terakki edip büyük teknolojik gelişmeler sağlarken bir yandan da olayların neden ve niçinini sorgulamalıdır.
Mesela, uzayın derinliklerine dalıp giden bir fizikçi kâi*nattaki o muazzam düzeni, o harika nizamı, o meyvedâr bütünlüğü görünce, bir taraftan öğrendiklerini insanlığın hizmetine sunarken, bir yandan da o nizamın koyucusu*nu düşünmeli, tefekkür etmeli.
O kadar samimi ve ciddi bir şekilde biletini aramış ki kondüktör "tamam beyim" demiş "senin biletini var kabul ediyorum. Yol ver de geçeyim" demiş. Einstein, "ben bileti esas kendim için arıyorum. Zira nereye gitmekte olduğu*mu unuttum. Kafamda bir fizik problemi çözüyordum da" demiş.
Einstein, Yüce Yaratıcıyı bilen ve inanan bir ilim ada*mı. Kendisine "Allah'a inanır mısın?" diye sorduklarında "Onun varlığından şüphem yok, ama şu kâinatı nasıl ya*rattığını merak ediyorum" demiş.
Yine bir kimyacı, atom ve moleküllerin o harika âlem*lerine girip bileşiklerin hikmetli yapışım incelerken, yeni yeni maddeleri geliştirip insanlığın hizmetine sunarken, öte yandan atomlara, moleküllere o özelliği veren Yüce Yaratıcıya hamdetmeli, şükretmeli. Bu örnekleri bütün ilim dalları ve bilim adamları için tekrar edebiliriz.
Eğer insan bu şekilde, yani atomlarla, moleküllerle, bileşiklerle, gezegen ve galaksilerle, kısacası kâinatla el ele, omuz omuza o Yüce Yaratıcının isimlerindeki güzelli*ği, mükemmeliği ve faydalılığı mütefekkirâne seyrederse, netice alınmış demektir. Atomdan galaksilere herkes gö*revini yapmış demektir.
Aksi halde cansız ve şuursuz atomlar ve galaksiler emir dinlerken, insan oyunbozanlık yaparsa yanlışlık başlar. İpi kopmuş teşbihin taneleri gi*bi uzayın boşluğuna dağılmış olur. Atomdan güneşe tüm kâinatın hizmetine sunulduğu insan, yine o Yüce Yaratıcı tarafından, kendine verilen iradeyi kötüye kullanmıştır, hata etmiştir. Daha önce hakiki mânâdaki insanlığa onu götüren ilimler bu sefer onu karanlığa ve ümitsizliğe gö*türür. Tabiat bataklığına götürür.
Eğer Allah'ın marifeti haricinde kâinata bakılırsa ni*zam ve intizam yerini kaosa bırakır. İlimler korkuyu netice verir, ömür heva olur. Kemal heba olur. Akıl azaba dönüşür.
Kısacası, bütün emeller elemlere dönüşür. Kâinat bir vahşetistan halini alır Nitekim onsuz kainata bakanlar en buyuk kaşif ve bilim adamı da olsalar, kâinat ve için*dekileri sahipsiz zannettikleri için hayat ve yaşamak azap halini almıştır onlar için.
Bu konuda nefsini aşan ve vicdanının sesini dinleyen*ler için kainat gülüyle, dikeniyle cennete mahsul yetişti*ren bir çiçek bahçesidir. Hem de O Yüce Yaratıcı tarafından insanların tenezzühü için tanzim edilerek hazırlanmış bir bahçedir.

Yazar:
Prof. Dr. Faris Kaya

 

Ziyaretçilerden Sorular

2
  • Cevaplanmamış Konu
Cevaplar
1
Görüntüleme
701
Ayşe Hatun
Cevaplar
0
Görüntüleme
2,776