Kadere nasıl iman edeceğiz ? Allah c.c.dilediğini hidayete erdirir?

bekkain

diyâr-ı gurbet
Süper Moeratör
#1
Soru:
Bazı sohbetlerde duanın takdiri değiştireceği söyleniyor, Allah Teâla'nın takdiri değişir mi?

Cevap:
Bu soruyu kadere, Allah'ın takdirine verilen mânadan hareketle açıklamak gerekir. İnsanların hür iradelerine bırakılmış olup sonucundan sorumlu tutuldukları davranışlar (işler, ameller, hareketler) Allah Tarafından "kul istemese de şöyle olsun, şöyle olmasın" diye değil, "kul böyle isteyecek, böyle yapacak" diye Allah tarafından bilinmiş ve bazı yerlere kaydedilmiştir. Meşhur bir benzetmeden yararlanmak gerekirse, ay ve güneş belli bir sistem ve düzen içinde hareket etmekte ve bazan da tutulma olmaktadır. İlgili ilim dallarıyla meşgul olan alimler, yıllarca öncesinden ayın veya güneşin tutulacağını bilmekte, söylemekte ve ilgili yerlere kaydetmektedirler. Ayın ve güneşin tutulması, alimin bilmesinden ve yazmasından olmamakta, aksine bunların kendi sistemleri içinde olacağını alim önceden bilmektedir. Bir katilin adam öldürmesi de Allah öldürmesini emrettiği, kulun iradesi dışında bağlayıcı olarak takdir buyurduğu için olmamaktadır; kulun serbest iradesi ile adamı öldüreceğini (istemese öldürmezdi) Allah önceden bilmektedir ve ilgili yerlere bu değişmez bilgi kaydedilmiş, adına da kader denmiştir.



Soru:


Bizim gibi cahil kesimin en fazla ihtilafa düştüğü konulardan birisi de kader konusu. Biz Allah Teâla'nın bizim için ezelde irade ettiği ve levh-i mahfuza yazdığı bir hayatı mı yaşıyoruz, kullar kendi iradeleri ile mi hidayette veya küfürde olurlar, kulun iradesi ne işe yarar, Allah Teâla dileyeni mi hidayete erdirir -dilediğini mi hidayete erdirir veya dileyeni mi saptırır- dilediğini mi saptırır. Kadere nasıl iman edeceğiz ?

Cevap:
Bu soruya kısmen de olsa yukarıdaki yazının ikinci sorusunun cevabında açıklık getirmiştik. Burada şunları ilave etmekle yetinebiliriz:
Allah Teâlâ'nın elbette yaratılmış her şeyi kuşatan iradesi ve kudreti vardır ve her şeyi yalnızca O yaratır. Ancak O'nun adalet sıfatı da vardır, kendisine zulmü kendisi haram kılmıştır. Adalet ve zulmün Allah için anlamı, bizim anlamayacağımız, bilemeyeceğimiz bir anlam değildir; Kitabında adalet ve zulümden söz etmiş, kullarına bu kavramları açıklamış, kendisinin de bu kavramlar çerçevesinde adil olduğunu, zalim olmadığını bildirmiştir. Eğer Allah bir yandan kulların ne yapacaklarını, onların iradeleri dışında belirleyip bir tarafa yazsa, onları bu fiillere mecbur kılsa, öte yandan da "Niçin şunu yaptın, bunu yapmadın" dese, bazı yapma ve yapmamalara ceza verseydi adil olmazdı. İşte kaza, kader, kulun irade hürriyeti, fiili konuları konuşulurken, düşünülürken mutlaka yukarıda ortaya koyduğumuz esas çerçevesinde düşünülmelidir.
Özetle kulun da kendine mahsus bir küllî bir de cüz'î iradesi vardır. Küllî irade, fiile uygulanmadan var olan ve bütün seçenekleri kapsayan (yapmaya da yapmamaya da karar vermeyi sağlayan) iradedir. Cüzî irade ise bunun bir seçeneği için kullanılan (yapma veya yapmamayı seçen) iradedir. İnsanlar sorumlu tutulacakları fiilleri yapıp yapmamakta hürdür, bu sebeple de yapınca veya yapmayınca sorumlu olurlar. Allah her şeyi, zaman ve mekan engeli olmadan bildiği için, zamanı gelince kulun, serbest iradesi ile neyi seçeceğini de bilmekte ve onu yazdırmaktadır. Eskilerin deyişi ile "ilim maluma tabidir"; olan, Allah öyle bildiği ve yazdığı için değil, bilgi, öyle olacağı içindir; serbest seçim ve irade ile öyle yapılacağı için öyle bilinmiştir. Hidayet ve dalalet, doğru veya eğri yolda olmak, bunlara yöneltmek de öyledir; Allah kulunu, onun isteği dışında saptırıp da sonra "Niçin saptın" diye sormaz. Kul doğru yolu seçerse Allah da onu murad eder, eğri yolu seçerse Allah da onu -kulun ek bir irade ve fiili bulunmadan- engellemez. Kullar hidayet ve dalalet konusunda Allah'a dua ederler; mesela işte bu fiil (dua), kendi iradeleriyle yanlış yola girmek isteyenlerin Allah tarafından engellenmesi için bir ek fiil, ek irade sayılabilir.
Kaza, kader, kulun iradesi, kudreti, fiili, sorumluluğu konularında benim anlayış ve inancım özetle bundan ibarettir; hem ilgili nasları hem de İslam tarihi boyunca bu konuda ortaya çıkmış görüşleri, açıklamaları gözden geçirdikten sonra bu sonuca varmış bulunuyorum.

Hayrettin Karaman
 
Konu başlatan Benzer konular Forum Cevap Tarih
Sell_! Kader 2
bekkain Kader 1

Benzer konular

kocak

Acemi Üye
#2
Hayrettin Karaman hoca özetle der ki: Bizim nasıl yaşayacağımızı Allah (c.c) Önceden bildiği için kaderimizi ona göre yazmıştır.
Bir kıyamet soru var burda sorulacak ama kime soracan be kardaşım!!
 

bekkain

diyâr-ı gurbet
Süper Moeratör
#3
Hayrettin Karaman hoca özetle der ki: Bizim nasıl yaşayacağımızı Allah (c.c) Önceden bildiği için kaderimizi ona göre yazmıştır.
Bir kıyamet soru var burda sorulacak ama kime soracan be kardaşım!!
Bizim nasıl yaşayacağımız derken abi, ben bunu şöyle anlıyorum. Bir anne baba olaylar karşısında evladının nasıl yapacağını, nasıl hareket edeceğini nasıl biliyosa ve Rabbimin ilmi de subhansa,bunda düşünecek bir şey yok gibi. Bize düşen inşallah Rabbimin sevdiği kullardandırız deyip ,Rabbimize layık kul olmaktır.
Rabbimizi ne kadar çok tanırsak ,o derece imanımızın dereceleri yükselir inşallah..
 

bekkain

diyâr-ı gurbet
Süper Moeratör
#4
bu konuda bir de fetullah gülenin yazısı var, paylaşmak istedim..

Bu soruda iki şık var: Birincisi Cenâb-ı Hak külli irâdesiyle nasıl diliyorsa, öyle mi oluyor; yoksa insan kendi iradesiyle mi yapıyor? Bu sorudaki âyet şöyledir:"Men yehdillâhu felâ mudille leh. Ve men yud'lil felâ hâdiye leh:AIlah (C.C) bir kimseyi hidayete erdirirse kimse onu saptıramaz. O kimi de, dalâlete iterse, kimse onu hidayete getiremez."Mânâ olarak, hidayet; doğru yol, rüşd, peygamberlerin gittiği istikâmetli olandır. Dalâlet ise, sapıkların yolu; doğru yolu kaybetme ve istikametten ayrılma demektir.

Dikkat edilirse, bunların her ikisi de birer iş, birer fiildir. Ve insana ait yönü ile birer ufûle, birer fonksiyondur. Bu îtibarla, bunların her ikisini de Allah'a vermek gereklidir. Arzettiğimiz gibi, her fiil Allah tarafından yaratılmaktadır. Allah`ın tasarrufu dışında olan hiçbir fiil gösterilemez. Dalâleti (yoldan çıkmayı), "Mudil" isminin gerekçesiyle yaratan, hidâyeti (doğru yola ulaşmayı), "Hâdi" isminin tecellisine bağlayan ancak Allah (C.C)'dir. Evet, ikisini veren de Hak'tır.

Ama, bu demek değildir ki; kulun hiçbir müdahalesi, alakası olmadan, Allah tarafından zorla yoldan çıkarılıyor veya hidâyete, yani doğru yola sevk ediliyor da, o da ya dâll (sapık) veya râşid (dürüst) bir insan oluyor.

Bu meseleyi kısaca şöyle anlamak da mümkündür: Hidâyete ermede veya dalâlete düşmede, işlenen bir fiil ne kadarsa; meselâ, bu iş on ton ağırlığında bir iş ise, bunun onda birini dahi insana vermek hatadır. Hakiki mülk sahibi Allah'tır ve o iş mutlaka mülk sahibine verilmelidir.

Bunu bir örnekle izah edecek olursak: Allah hidayet eder ve hidayetinin vesileleri vardır. Camiye gelmek, nasihat dinlemek, fikirlerini nurlandırmak, hidayetin birer yoludur. Kur'ân-ı Kerim'i dinlemek, mânâsını araştırıp derinliklerine nüfuz etmek de hidâyet yollarındandır. Resûl-i Ekremin (S.A.V) huzuruna gitmek, ders verirken önünde oturmak, onu can kulağı ile dinlemek; veyahut, bir İslam aliminin dersini dinlemek, onun cenneti andıran iklimine girmek, onun gönülden ifâde edilen sözlerine kulak vermek ve ondan gelen tecellîlere gönlünü ayna yapmak, hidâyet yollarından birer yoldur. İnsan bu yollarla, hidâyete yakınlamış olur. Evet, câmiye geliş küçük bir yakınlaşma olsa da, Allah (C.C) camiye gelişi hidâyete vesile kılabilir. Hidâyet eden Allah'tır; fakat, bu hidâyete ermede Allah'ın kapısını, "kesb" ile yani istemek fiiliyle döven/çalan kuldur.

İnsan, meyhâneye, puthâneye gider; böylece "Mudill" isminin kapısının tokmağına dokunmuş ve "Beni saptır"demiş olur. Allah da isterse onu saptırır. Ama dilerse engel çıkarır, saptırmaz. Dikkat buyurulursa, insanın elinde o kadar cüzi bir şey vardır ki, bu ne o hidâyete ne de dalâlete hakiki sebep olacak mahiyette değildir.

Şöyle bir misâl arz edeyim: Siz, Kur'ân-ı Kerim'i ve vâz u nasihatı dinlediğiniz, keza, ilmî bir eser okuduğunuz zaman, içiniz nûra gark olur. Halbuki bir başkası minarenin gölgesinde ezân-ı Muhammedi'yi duyarken, vâz u nasihati işitirken, hatta en içten dualara kulak verirken rahatsız ve tedirgin olur da; "Bu çatlak sesler de ne?" diye ezanlar hakkında şikayette bulunur.

Demek oluyor ki; hidâyet eden de, dalâleti veren de Allah'tır (C.C). Ama bir kimse delâletin yoluna girdiyse, Allah (C.C) da, binde 999,9 ötesi kendisine ait işi yaratır; -tıpkı düğmeye dokunma gibi- sonra da insanı, dalâlete meyil ve arzusundan ötürü ya cezalandırır, veya affeder.
 

furkan3629

Acemi Üye
Silver
#5
Veciz iki cümle sarfedeceğim arkadaşlar zira kader kaza ile ilgili bir sürü başlık açıldı:

Kaza; Allahu Teala'nın ezelde takdir ve tayin ettiği şeyleri ezeldeki plana göre icra etmesi, yaratması ve ortaya koymasıdır. Kaza cüzi iradenin (insanın seçimlerinin) külli iradeye etkileyerek Allahın davetine icabet etkisiyle olayın vucud bulması gerçekleşmesidir.

Şöyle bir söylemde ise ; İnsanın seçimleri kendi gerçekliğini yaratır diyemiyoruz. Haşa kul yaratıcı vasfını üstlenemez. Kul seçimleriyle Allahın davetine icabet eder, Allah tala yaratır. Bu nokta anlaşılamıyor.
 
Moderatörün son düzenlenenleri:

kocak

Acemi Üye
#6
bu konuda bir de fetullah gülenin yazısı var, paylaşmak istedim..

Bu soruda iki şık var: Birincisi Cenâb-ı Hak külli irâdesiyle nasıl diliyorsa, öyle mi oluyor; yoksa insan kendi iradesiyle mi yapıyor? Bu sorudaki âyet şöyledir:"Men yehdillâhu felâ mudille leh. Ve men yud'lil felâ hâdiye leh:AIlah (C.C) bir kimseyi hidayete erdirirse kimse onu saptıramaz. O kimi de, dalâlete iterse, kimse onu hidayete getiremez."Mânâ olarak, hidayet; doğru yol, rüşd, peygamberlerin gittiği istikâmetli olandır. Dalâlet ise, sapıkların yolu; doğru yolu kaybetme ve istikametten ayrılma demektir.

Dikkat edilirse, bunların her ikisi de birer iş, birer fiildir. Ve insana ait yönü ile birer ufûle, birer fonksiyondur. Bu îtibarla, bunların her ikisini de Allah'a vermek gereklidir. Arzettiğimiz gibi, her fiil Allah tarafından yaratılmaktadır. Allah`ın tasarrufu dışında olan hiçbir fiil gösterilemez. Dalâleti (yoldan çıkmayı), "Mudil" isminin gerekçesiyle yaratan, hidâyeti (doğru yola ulaşmayı), "Hâdi" isminin tecellisine bağlayan ancak Allah (C.C)'dir. Evet, ikisini veren de Hak'tır.

Ama, bu demek değildir ki; kulun hiçbir müdahalesi, alakası olmadan, Allah tarafından zorla yoldan çıkarılıyor veya hidâyete, yani doğru yola sevk ediliyor da, o da ya dâll (sapık) veya râşid (dürüst) bir insan oluyor.

Bu meseleyi kısaca şöyle anlamak da mümkündür: Hidâyete ermede veya dalâlete düşmede, işlenen bir fiil ne kadarsa; meselâ, bu iş on ton ağırlığında bir iş ise, bunun onda birini dahi insana vermek hatadır. Hakiki mülk sahibi Allah'tır ve o iş mutlaka mülk sahibine verilmelidir.

Bunu bir örnekle izah edecek olursak: Allah hidayet eder ve hidayetinin vesileleri vardır. Camiye gelmek, nasihat dinlemek, fikirlerini nurlandırmak, hidayetin birer yoludur. Kur'ân-ı Kerim'i dinlemek, mânâsını araştırıp derinliklerine nüfuz etmek de hidâyet yollarındandır. Resûl-i Ekremin (S.A.V) huzuruna gitmek, ders verirken önünde oturmak, onu can kulağı ile dinlemek; veyahut, bir İslam aliminin dersini dinlemek, onun cenneti andıran iklimine girmek, onun gönülden ifâde edilen sözlerine kulak vermek ve ondan gelen tecellîlere gönlünü ayna yapmak, hidâyet yollarından birer yoldur. İnsan bu yollarla, hidâyete yakınlamış olur. Evet, câmiye geliş küçük bir yakınlaşma olsa da, Allah (C.C) camiye gelişi hidâyete vesile kılabilir. Hidâyet eden Allah'tır; fakat, bu hidâyete ermede Allah'ın kapısını, "kesb" ile yani istemek fiiliyle döven/çalan kuldur.

İnsan, meyhâneye, puthâneye gider; böylece "Mudill" isminin kapısının tokmağına dokunmuş ve "Beni saptır"demiş olur. Allah da isterse onu saptırır. Ama dilerse engel çıkarır, saptırmaz. Dikkat buyurulursa, insanın elinde o kadar cüzi bir şey vardır ki, bu ne o hidâyete ne de dalâlete hakiki sebep olacak mahiyette değildir.

Şöyle bir misâl arz edeyim: Siz, Kur'ân-ı Kerim'i ve vâz u nasihatı dinlediğiniz, keza, ilmî bir eser okuduğunuz zaman, içiniz nûra gark olur. Halbuki bir başkası minarenin gölgesinde ezân-ı Muhammedi'yi duyarken, vâz u nasihati işitirken, hatta en içten dualara kulak verirken rahatsız ve tedirgin olur da; "Bu çatlak sesler de ne?" diye ezanlar hakkında şikayette bulunur.

Demek oluyor ki; hidâyet eden de, dalâleti veren de Allah'tır (C.C). Ama bir kimse delâletin yoluna girdiyse, Allah (C.C) da, binde 999,9 ötesi kendisine ait işi yaratır; -tıpkı düğmeye dokunma gibi- sonra da insanı, dalâlete meyil ve arzusundan ötürü ya cezalandırır, veya affeder.
İnsanın elinde o kadar cuzi bir şey vardır ki bu ne delalete nede hidayete sebep olacak mahiyette değildir. Diyor hoca efendi. Şimdi bu nasıl olacak eğer bizim gayretimiz çalışmamız hidayetimize sebep teşkil etmiyecekse bu iş nasıl olacak?
Hidayetin vesilelerinden de bahsetiler. Camiye gitmek bu vesilelerden bir tanesi olabilir denildi. Şimdi efendim camiye gitmeyi ve diğer vesileleri de yaratan insana yaptıran Allah ise bu durumda bu vesileler de de bizim dahlimiz yok gibi. Allah gönlüne koydu sende yapmış oldun.
Vel hasılı tatminkar bir izah olmadı benim için.
 

kocak

Acemi Üye
#7
Bizim nasıl yaşayacağımız derken abi, ben bunu şöyle anlıyorum. Bir anne baba olaylar karşısında evladının nasıl yapacağını, nasıl hareket edeceğini nasıl biliyosa ve Rabbimin ilmi de subhansa,bunda düşünecek bir şey yok gibi. Bize düşen inşallah Rabbimin sevdiği kullardandırız deyip ,Rabbimize layık kul olmaktır.
Rabbimizi ne kadar çok tanırsak ,o derece imanımızın dereceleri yükselir inşallah..
Yok yok anne babanın evladını bilmesi örneğinin çok dışında bir olay bu. Ben seni anlıyorum ancak takıldığım ye rburası değildir. Ya aslınd abu konularda çok konuşmakta iyi değildir. Allah yardımlarını bizden esirgemesin inş.
 

furkan3629

Acemi Üye
Silver
#8
İnsanın elinde o kadar cuzi bir şey vardır ki bu ne delalete nede hidayete sebep olacak mahiyette değildir. Diyor hoca efendi. Şimdi bu nasıl olacak eğer bizim gayretimiz çalışmamız hidayetimize sebep teşkil etmiyecekse bu iş nasıl olacak?

Hidayetin vesilelerinden de bahsetiler. Camiye gitmek bu vesilelerden bir tanesi olabilir denildi. Şimdi efendim camiye gitmeyi ve diğer vesileleri de yaratan insana yaptıran Allah ise bu durumda bu vesileler de de bizim dahlimiz yok gibi. Allah gönlüne koydu sende yapmış oldun.
Vel hasılı tatminkar bir izah olmadı benim için.

Şüpesizki hidayet allahtandır, Hayır güzel şeyler ondandır. Kötüler (dalalet) nefsimizin şerrindendir. Hafsalamız zorlanmasın hidayet konusunda inşallah.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
"Gerçek şu ki, sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir. O hidayete erecek olanları daha iyi bilir." (Kasas: 28/56)
Bu ayetin nuzül sebebi, Ebu Talib'in, babası Abdulmuttalib'in dinini terketmeyip onun dini üzere ölümüyle ilgilidir. Konuyla ilgili açıklama hadiste yer alacaktır.

İbn Kesir diyor ki:
"Allah (c.c.) Rasulüne şöyle buyurmuştur:
"Ey Muhammedi Sen sevdiklerini, istediklerini hidayete erdiremezsin. Yani bu, senin elinde olan bir iş değildir. Senin görevin sadece tebliğ etmek ve görevi iletmektir. Ancak Allah (c.c.) dilediklerini hidayete erdirir. Kesin hüküm ve hikmet sadece Allah'a (c.c.) aittir. Geçerli hüccet de O'nun elindedir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
"Onların hidayete ermesi senin üzerinde (bir yükümlülük) değildir. Ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak her ne infak ederseniz, kendiniz içindir. Zaten siz, ancak Allah'ın hoşnutluğunu istemekten başka (bir amaçla) infak etmezsiniz. Hayırdan her ne infak ederseniz haksızlığa (zulme) uğratılmaksızın size eksiksizce ödenecektir." (Bakara: 2/272)

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
"Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman edecek değildir." (Yusuf: 12/103)
Burada insanları hidayete erdirmenin ve onların tebliği kabul etmelerini sağlamanın hiç kimsenin elinde olmadığı bildirilmiştir. Kişiye düşen sadece hidayete çağırmaktır.


Yapmamız gereken, Rabb’imizle bağlantımızı kesintiye uğratmamak, Allah’ın sonsuz kudreti karşısında aczimizi görmek, ayaklarımızı sağlam kılıp kalbimize imanı raptedecek gücü vermesini istemek, için için dua etmektir:


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

"Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen." (Al-i İmran Suresi-8)
 
Moderatörün son düzenlenenleri:

bekkain

diyâr-ı gurbet
Süper Moeratör
#9
Yok yok anne babanın evladını bilmesi örneğinin çok dışında bir olay bu. Ben seni anlıyorum ancak takıldığım ye rburası değildir. Ya aslınd abu konularda çok konuşmakta iyi değildir. Allah yardımlarını bizden esirgemesin inş.
amin abi. ama şurası var. bu konularda benim etrafımda da kafasında şüpheleri olanlar var. onlara birşeyler anlatamıyorum, burda da anlatamam ,yazamam bunu biliyorum. Ama bence kafadaki sorulara cevapları bulmak lazım, yoksa Allah muhafaza bir sıkıntılı dertli anda şeytan o zayıf tarafımızdan yaklaşır ve imanımıza zarar verebilir diye düşünüyorum.
Rabbimizin alim olduğunu herşeyi bildiğini biliyoruz. Annenin bilmesi gibi değil diyorsun ya abi. ben şöyle düşünüyorum. Bir anne evladının ne yapacağını bildiği gibi, zorla kendi dediğini de yaptırabiliyor.Ben şimdi istesem sana dediğii yaptırırım ama sen başının dikine git, bir canın acısın ki beni anlayasın deriz ...
Rabbim bu tür ayetlerde , ben istesem zorla yaptırırım ,diyor ama bu zamanda zorla iman ettiği için imtihan sırrı olmaz... Rabbim yolları gösterir, imtihanlardan geçirir. Elimize gerekli malzemeleri verir. İsteyen lazım olan muhimmatı alır kendine, isteyende ilerisi düşünmez anın tadını çıkarır.
Bu konu ile bediüzzamanın güzel bir benzetmesi var. Askeriyedeki askerin görevi ,kendine verilen görevi yerine getirmektir der, eğer asker yapması gerekeni bırakıpta, ben komutanıma güvenmiyorum deyip, çarşıya yemek aramaya çıkarsa, bunda akıl olmaz der.Karnın belki doyurur ama komutanından da azar işitir. Ama görevini yapan asker , görevini yerine getirir komutanı tarafındanda sevilir der...burda komutan olarak , rabbimizi düşünmeliyiz, askerde kullardır der...
eğer bu anlatımı bulabilirsem eklerim inşallah siteye.. Yani kader ve kaza da bunun gibidir.Rabbim kelamında eğriyi doğruyu gösterir,isteyen yapar isteyen yapmaz, Bunda zorlamaz ki, buda imtihanın bir sırrıdır...