• Teşrik tekbiri getirmeyi unutmayınız

Kaderin biçtiği rol ve imtihan

bekkain

diyâr-ı gurbet
Süper Moeratör
#1
Hayatın küçük-büyük kavşaklarında insanlarla yollarımız kesişir. Çoğu kısa süreli, geçici tanışıklık olur bunların. Az bir kısmı kalıcı münasebete dönüşür. Bütün bunlar ne mânâya gelir? İnsanlar hangi yönleri itibariyle bizim için önem arzeder? İnsanlara hangi düşüncelerle bakarız? Meselâ, çok kısa süre için işimizin düştüğü, ilk defa karşılaştığımız bir insanı, sadece işimizi gören bir vâsıta gibi mi algılarız? Onu, toplumdaki konumunu dikkate alarak mı bir yere koyarız? Hitap tarzımızı buna göre mi ayarlarız? Acaba, nefis açısından çok câzip hâle gelmiş kalabalık dünyada, Allah'la ve dolayısıyla insanlarla aramıza giren perdelerin sayısı arttığı için, her bir insanı, insan olarak görememe gibi yaygın bir bakış çarpıklığından söz edebilir miyiz? Zenginlik, rütbe ve statü acısından, bu dünyada yeri olmayan insanlar nazarımızda ne kadar değerlidir? İnsana insan olduğu için kıymet vermek, sadece bir slogan mıdır?

Aslında, bakış ve değerlendirme kriterlerimizin tashihe muhtaç tarafları olabilir ve biz farketmesek de bunlar vicdanımızı rahatsız eder. Daha derin düşündüğümüzde mesele, kendimizi, dünya hayatını ve insanı nasıl gördüğümüz hususuna gelir dayanır. Bu noktada, inansın, inanmasın bütün insanları buluşturan tartışılmaz hakikatler vardır:
a) Hiçbir insan bu dünyaya kendi isteğiyle gelmemiştir; kendisini burada hayat ve akıl sahibi bir varlık olarak bulmuş, zaman içinde burasıyla arasında bağlar kurulmuştur;
b) Bu ortak kaderi paylaşma noktasında ayniyet arzeden bütün insanlar kâfile hâlinde bir yere doğru gitmekte ve ölüm denilen hakikatle karşılaşmaktadır.

Doğum ve ölümün elimizde olmaması, bizi eşitler. Bu ikisi arasında insan ya gençliği, sıhhati, imkânları, kâbiliyetleri, başarıları, makam, rütbe ve kazanımlarıyla veya bunların eksikliği-yokluğuyla imtihan olur, ama şöyle veya böyle, bunların hepsi ölüm karşısında mânâsını yitirir. Bir Yaratıcı'yı ve Âhiret'i kabullenemeyenler, ama dünyaya da dört elle sarılanlar, insanı târif etmeye çalıştıklarında, bu yüzden âciz kalırlar; sadece dünya hayatı ile sınırlı bir yaklaşım, onları bile tatmin etmez. Bu yüzden, insanın târifinde onun dünyadaki varlık sebebi, dolayısıyla anlamı ve değeri, nihayet ölüm meselesinin izahı da yer almalıdır. Peki insanı hakettiği yere hangi târif ve tavır koyabilir? Bütün insanlığın vicdanını tatmin eden bir değerlendirme yapılabilir mi?

Dünya hayatında insana hakettiği değer, itibarî, izafî ve dünyevî değil, sarsılmayan mutlak bir ahlâk esasına göre verilebilir ancak. Ama insan, hayatın merkezinde iradî ve gayr-i iradî olarak sürekli kendisini görürse, bu nasıl olacak? Bugün insanların sürekli dünyevî projeleri ve bunların hedefinde de (nihayette) kendileri var. Zaman sermayesi, bu hedef doğrultusunda kullanılıyor ve insanlar kendileri dışındaki dünyaya da bu zâviyeden bir değer biçiyor, vakit ayırıyor. Belli bir dünyevî beklenti, bir menfaat münasebeti yoksa eğer, bir insan için, tanımadığı insanlar pek bir önem arzetmiyor. Hâlbuki tanıdığımız ve tanımadığımız insanlar arasında hakikatte bir fark yoktur. Fark sadece, tanıdığımız insanların, onları tanımamız sebebiyle bizim için belli-hususi bir mânâ ifade ediyor olmalarıdır. Bu ise, sağlam bir kriter değildir. Diğer insanlar (daha doğrusu insan) neden mânâsız olsun ki?!.. (Kaldı ki onların bazılarıyla da daha sonra bir şekilde tanışmayacak mıyız?!..)

Peki, insanı hangi ölçülere göre değerlendirmek doğru olur? Bu konuda insanlığın vicdanı ne der? Hayatın merkezinde hakem olarak kime-neye yer vereceğiz, kendimize ve insanlara neye göre hüküm biçeceğiz? Meselâ, insanı, yaratılıştan getirdiği ve küçük yaşta kazandığı hususiyetleri dikkate alarak mı bir yere koyacağız? Hangi anne-babadan, nerede, ne zaman, doğduğu, hangi milletten olduğu, anadili, fizikî durumu, fıtratı, mizacı, huyu, çocukluk ortamında gördüğü terbiye insanın elinde değildir. O hâlde insanı, elinde olan, hür iradesiyle attığı adımlar ve temsil ettiği durumlar açısından mı değerlendireceğiz? Bunları da bir ayrıma tâbi tutacak mıyız? İnsanın temsil ettiği hangi durumlar, tamamen onun iradesine verilebilir? Karşılığını hemen gördüğü, anlık ve kısa vadeli teşebbüsler ile ne getireceğini kendisinin de bilemediği, araya birçok faktörün girdiği, neticesi uzun vadede görülen teşebbüsleri ayıracak mıyız? İnsan hayat nehrinin akışı içinde kendini bir konumda bulduğunda, "Bu tamamen benim eserimdir!" diyebilir mi? İnsanların birbirlerine, konumlarına bakışı nasıl olmalıdır ki, hem her insan vicdânen müsterih olsun, hem de topluma huzur hâkim olsun?

Elimizde olanlar ve olmayanlar
Çocukluk arkadaşlıkları çok da iradî değildir. Mahalle ve okul arkadaşları, akraba çocukları ve öz kardeşler insanın karşısına çıkar. Bu yaşlarda insan, karşısındakini şuurlu olarak analiz etme istidadı henüz gelişmediğinden, neden daha ziyade mizacının uyuştuğu çocuklarla arkadaşlık yaptığını bile düşünemez. Farklı mizaçtan birçok insanla geçinmek mecburiyetinde kalacağı, aynı zamanda akıl ve iradesini de şuurlu şekilde kullanacağı dönemler henüz gelmemiştir.

Gençlik devresinde de beklentisiz, samimi arkadaşlıklar kurulabilir. Fakat orta yaşa doğru insan, toplum hayatının aktif ve müessir bir parçası hâline gelir. Çünkü sorumlulukları, vazife ve mükellefiyetleri artar (belki bir aile kurar). Eskiden onun başı okşanırken, o da baş okşamaya başlar. Küçüklüğünde ona bakmış, koruyup kollamış, ama şimdi yaşlanmış olan anne-babasının sıkıntılarının, hastalıklarının ve dışarıdan yardıma ihtiyaçlarının artmasıyla anlar ki, artık onun onlara bakma zamanı gelmiştir.

Dünyevî (ve belki de uhrevî) bir mesleği ve o istemese de rakipleri vardır. Toplumun onu hoş gördüğü ve yanlışlarını anlayışla karşıladığı dönemler geride kalmıştır. O da insanların ismini, cismini, makamını ve sosyal statüsünü hesaba katmaya (zâtî olarak değer vermese bile dikkate almaya) başlamıştır.

Fakat diğer yandan da, çocukluğun o masum arkadaşlıklarındaki ruha yaklaşmak iyice zorlaşmıştır. Çünkü insan, karşılaştığı kötü örneklerden dolayı, diğer insanlara karşı belli bir güvensizlik duymaktadır. İşte aslında bu dönem, kendimizde başka insanları, onlarda da kendimizi görmenin tam zamanıdır.


İrademiz, aczimiz ve rolümüz
Evet, hayatımızın bir ânında durup, bir durum tespiti yapsak kendimizi bir yerde buluruz. Bizim buraya gelmemizde aklımızın, irademizin payı nedir? Gelişmeler başka türlü de olamaz mıydı?!. Ve bu durum başka insanlar için de geçerli değil midir?!..

Meselâ, bir insan, dünyevî bir menfaat için yapılan ve fiyasko ihtimali fazla olan işlerde bile insanlara, müesseselere inanır, güvenir, birçok risk ve zorluğu göze alır, kendisine verilen görevi (kader ve hikmet açısından rolü) itiraz etmeden yerine getirmeye çalışır. Kuralları belirleyemez ve dış tesirleri sıfırlayamaz. Zaman içinde, dünyevî (hatta uhrevî) beklentilerine veya toplumun kabullerine göre iyi bir dünyevî role (gıptayla bakılan, geliri ve saygınlığı yüksek bir meslek, bir iş, veya gönüllü bir hizmette bir vazife) terfi ettiğinde ise, bunu kendisinden bilme, hattâ, sadece kendisinin oynayabileceği yanılgısına düşme tehlikesi artar. Burasının bir imtihan dünyası olduğuna inansa bile, o rolün ona bir imtihan için verildiğini, kendisinin iradî olarak pek fazla (hatta bazen hiçbir) dahlinin olmadığını, bunun elinden her an alınabileceğini unutabilir. Farkında olarak veya değil, değer vermediği, mütevazı, sâde, iddiasız yaşayan insanların rollerini de küçümseyebilir. Hem kendisi hem de diğer insanlar hakkındaki bu değerlendirmelerinin bir kaybetme sebebi olabileceğini akıldan uzak tutmaya başlayabilir.

İşin doğrusu, her birerlerimiz kalb, vicdan, akıl ve irademizle şuurlu, anlamlı ve belli gâyeler güden teşebbüslerde bulunur, birşeyler yaparız, ama aslında eserimiz olmayan ve de her an değişebilecek rollerimizi oynarız burada. Gerek kısa gerekse uzun vadede karşılaştığımız neticeler, dünyevî ve uhrevî mesleklerimiz, bizi aşan Küllî İrade'nin takdiridir. Çünkü dünya sahnesinde yalnız değilizdir, aklı-iradesi olmayan binlerce sebep sözkonusudur; bunların arzumuz istikametinde netice vermek üzere kıvam bulması ve devam etmesi mümkün değildir. Bunların neredeyse hiçbirini kontrol edemeyiz, buna aklımız ve gücümüz de yetmez. İlk adımımız iradî olsa da, netice bizi aşar, yani bizim eserimiz değildir.

Burada rol kelimesini, hayatta gerçek mizaç, karakter ve kişiliğimizi saklayarak başka bir insan gibi davranmak mânâsında kullanmıyoruz; iradî teşebbüslerimiz neticesinde ama irademiz dışı (bazen beklentilerimize uygun, bazen çok farklı olarak) ortaya çıkan neticelerin gereklerini ister istemez yerine getirdiğimizi ifade etmek için kullanıyoruz.

O hâlde, önemli olan, O'nun bize insanlığın vicdanında kabul görecek şekilde verdiği hayırlı rolün ne olduğuna takılıp kalmaktan ziyade, bunun hakkını vermeye çalışmaktır. "Ben, olmazsa olmaz değilim. Bu vazife başkasına da nasip olabilirdi." şeklinde düşünmektir. Bu rolü, nefsimizin hoşuna giden yanları itibariyle kendimizden bilmemiz, nefsimizin hoşuna gitmeyen yanları itibariyle de kadere yüklememiz hakikate uygun düşmez.

Bu noktada, dünyadaki rolün iki türlü olduğu söylenebilir: meslek (veya iş) ve ahlâk.

Meslekte kâbiliyetler de işin içine girer ve bunlar bize ait değildir, Yaratıcı'nın lütfudur. Aklımız ermeye başladığında bile, meknî kâbiliyetlerimizi keşfetmiş değilizdir henüz. Bazen de bu dünyada kâbiliyetimiz olan bir mesleği istesek de yapamayız. Burada da hâdiselerin cereyan ediş şekli bizi aşar, ve çok da sevmeden yaptığımız bir işin içinde bulabiliriz kendimizi. "Bunda da bir hikmet vardır, hayırlısı buymuş" diyebiliriz. Bu durum, "herkes rolüne razı olsun, kendisi, ailesi ve inandığı değerler için Âhiret hesabına dünyada daha fazlasını istemesin!" demek değildir. İnsan farklı bir rol de talep edebilir. Yeter ki, nefsini işin içine karıştırmamaya çalışarak ve istişare ederek adım atsın.

Ahlâk da bir bakıma roldür, çünkü güzel ahlâk Allah'ın bir lütfudur, biz belki sadece bunu isteriz ve niyetimizi koruma arzusu ortaya koyarız. Güzel ahlâkı korumanın zorluğunu yaşadığımızdan, bunun bize ait olmadığını, bilemediğimiz hikmetlere binaen Allah'ın bizim üzerimizde o ahlâkı gösterdiğini, dolayısıyla ancak bizim nankörlüğümüz ve vefasızlığımızdan dolayı elimizden alınabileceğini anlarız. Çünkü bu imtihan dünyasında iyilerin yanında kötülerin de varolduğu, olacağı çok açık. Fakat, bu kanunu koyan Cenab-ı Hak kimseye kötüyü oynama rolünü vermez, insana yakışan iyi rolünü verir. İnsan iyi rolünü reddedip, kendi iradesiyle kötü olmayı tercih eder. Bu herzaman, neticeyi bilerek-görerek yapılmış bir seçim de olmayabilir; bilgisizlik, düşüncesizlik ve bazen de bir an için nefse uyma eseri atılmış bir adım olabilir. Bu yüzden, bize düşen, belli bir anda kötü olarak karşımıza çıkanların veya kötüyü temsil edenlerin düzelme ihtimâli olduğunu unutmamak, onları mutlak olarak mahkûm etmemektir (dikkati elden bırakmadan).

Meselâ, çeşitli suçlara karışmış, aranmakta olan birisi, polisle karşı karşıya geliyor. Aslında rolleri tam tersi de olabilirdi. O anda çok zor ama bir an için farzedelim: her biri kendisini diğerinin yerine koysa ve birbirlerini anlayabilseler ne olurdu? Bu yaklaşım, insana, topluma, hayata karşı saygısız ve hukuksuz olanları hoşgörme mânâsında alınmamalı. Suçluyu o duruma tamamen toplumun getirdiği şeklinde de anlaşılmamalı. Sadece, "bulunduğumuz iyi insan (veya toplumun itibar ettiği iyi statü) rolünün tamamen bizim irademizin eseri, karşımızdakinin bulunduğu kötü insan (veya toplumun değer vermediği alt statü) rolünün de tamamen onun iradesinin eseri olduğu" hükmünün her zaman doğru olmayabileceğini söylemeye çalışıyoruz. Kaldı ki bu, hayatın herhangi bir anındaki kesite ait bir durumdur, sonra ne olacağı konusunda kimse birşey söyleyemez. Biz kendimize, bu dünyada yaşadığımız müddetçe hayata, hukuka, insanlara karşı sarsılmaz bir saygı ile yaşayacağımız konusunda güveniyor, garanti verebiliyor muyuz? Yarın ne olacağımız konusunda bir bilgiye sahip miyiz?

Kendi açısından insan
İnsan dünyaya kendi zâviyesinden bakar. Peki kendisine? Bilhassa, inanan bir insandan ne beklenir?

Her insan, herhangi bir ânda, o ânın öncesindeki durumu ne olursa olsun, vicdanını dinlemesine Allah'ın cevabî bir lütfu olarak, bu dünyada âhireti kazanma şansıyla yaşar. Bu hakikatin farkında olan inanan insan ise, bu şansın herkes için yüksek olmasına çalışır, çalışması beklenir. Çünkü diğer her bir insanı, iradesi dışında imtihan meydanına çıkarılmış, yaratılışta eşi ve yeryüzü imtihanında kader arkadaşı gibi görür; görmesi beklenir.

Fakat, Allah'ın bir imtihan olarak verdiği gençlik, sağlık, çeşitli kâbiliyetler, makamlar, başarılar, insanlardan itibar görme ve diğer dünyevî süsler, insanla O'nun arasında insanı (iradesiyle) O'ndan uzaklaştıran birer perde de olabilir.

Araya giren perdeleri bir kenara çekip, hakikati görmek kolay değildir. Meselâ dünyevî makam, zenginlik ve itibar sahibi kılınan bir insanın, herhangi bir anda bu perdelere takılmadan veya takıldığını hissettiğinde fikrî bir ameliye ile bunu delerek, dünyevî durumuna zerre kadar kıymet vermeden şöyle düşünmesi ancak niyetindeki ısrara bağlı bir nasiptir: "Ben şu kadar sene önce yoktum, ne kadar uzun yaşarsam yaşayayım şu kadar sene sonra yine yokum. Kaldı ki bütün bu dünyevî imkânlar ve süsler veya hayatım her an elimden alınabilir. Bana varlığımı, hayatımı, aklımı ve benlik duygusunu, imanımı, rolümü ve sevdiklerimi Allah verdi. Hakiki Mâlik O! Ben bunlarla imtihan ediliyorum. Nefsimin hoşuna giden ve gitmeyen durumlar da eşit aslında, çünkü ikisi de imtihan. Ve bütün bunlar her insan için geçerli."

İşte, herhangi bir ânda karşılaşılan herhangi bir insana, onun geçmişi, hâl-i hazırdaki durumu, milleti, ailesi, dini, dili, rengi, yaşı, tahsili, işi, hayat serancamesi ne olursa olsun, öncelikle insan olduğu için değer vermek, durumu çok ümitsiz gözükse bile onu kazanmaya çalışmak, ancak peygamberlerin (aleyhimusselâm) ahlâkıdır ve örnek alacağımız, yanıltmayan, pişman etmeyen hareket tarzı da bu olabilir. Peygamberlerin (aleyhimusselâm) bütün insanlık için ne kadar doğru, temiz ve ideal bir yolu temsil ettiği buradan da anlaşılabilir.

Netice itibariyle diyebiliriz ki, kendimizi hangi hayırlı işin içinde bulursak bulalım, unutmayalım ki, nefsimize rağmen istihdam olunuyoruz; dolayısıyla, Cenab-ı Hakk'ın bizden razı olduğu hiçbir şeyi kendimizden bilmeyelim. Razı olmadığı his, fikir ve fiillerimizi ise nefsimizden bilelim. Diğer insanları da, onlar kim olursa olsun, imtihanlarını kolaylaştırmamız gereken yol arkadaşlarımız gibi görelim. Bu inancımız, O'nun lütfettiği rolü, daha doğrusu bunun mânâ ve hikmetini artık iradî bir vazife olarak kabul edip benimsediğimiz mânâsına da gelir.
sizinti dergisi
 
Konu başlatan Benzer konular Forum Cevap Tarih
İ Kader 0

Benzer konular

muhammet-emin-34

Acemi Üye
Silver
#2
Eline emeğine sağlık bekkain kardeşim, çok güzel bir konu paylaşımında bulunmuşsunuz allah cc razı olsun,
velakin konuyu
Elimizde olanlar ve olmayanlar.
Kendi açısından insan.
satır başlarından keşke 3,e bölseydiniz der bugarip.
 

bekkain

diyâr-ı gurbet
Süper Moeratör
#3
Eline emeğine sağlık bekkain kardeşim, çok güzel bir konu paylaşımında bulunmuşsunuz allah cc razı olsun,
velakin konuyu
Elimizde olanlar ve olmayanlar.
Kendi açısından insan.
satır başlarından keşke 3,e bölseydiniz der bugarip.
evet haklısnız. uzun konular fazla okunmuyo. ama birbirleriyle ilişkili konular olduğu için bölmek istemedim... Teşekkürler ...
 

bekkain

diyâr-ı gurbet
Süper Moeratör
#4
Yukarıda makalede kime ait bilemiyorum ama bayağı bir zekilik sözkonusu...
Hayır yapıyorsak bu Allah'tandır diyecekmişiz,
Şerr işlersek bunu da nefisten (ne demek bu bilemiyorum ama şeytan sanırım) bilecekmişiz..
.
sızıntı dergisinden bir alıntı. Fetullah gülen önderliğinde açılmış bir dergi , ama yazı kime ait bilmeiyorum...

sizden böyle bir soru beklemiyorduö doğrusu...
sizin bu cümleleriniz istikametinde bir ayet var, şindi tam şeklini bilmediğim için yazmıyorum. bulup yazıcam inşallah...
o zaman mesajı düzenliyicem tekrardan...
 

furkan3629

Acemi Üye
Silver
#5
Yukarıda makalede kime ait bilemiyorum ama bayağı bir zekilik sözkonusu...Hayır yapıyorsak bu Allah'tandır diyecekmişiz,Şerr işlersek bunu da nefisten (ne demek bu bilemiyorum ama şeytan sanırım) bilecekmişiz..
Amenna ve saddakna;Rabbim hidayet etmese ne namaz kılabiliriz, ne dua edebiliriz.

Lütfen bu konuların kaşını gözünü yarmayalım. Rabbimin hidayetle nurlandırdığı insanlar kulluk bilincine ulaşır. Hafsalamızın alamayacağı konular hakkında yorumlar yapmayalım.



4 / NİSÂ - 79: Mâ esâbeke min hasenetin fe minallâh(minallâhi), ve mâ esâbeke min seyyietin fe min nefsike. Ve erselnâke lin nâsi resûlâ(resûlen). Ve kefâ billâhi şehîdâ(şehîden).

Sana iyilikten (hasenatdan) ne isabet ederse, işte o Allah'tandır. Ve sana kötülükten (seyyiattan) ne isabet ederse, o taktirde o, kendi nefsindendir (derecat kaybedecek bir şey yapmandan dolayıdır). Ve seni, insanlara Resûl olarak gönderdik ve şahit olarak Allah yeter.
 
Moderatörün son düzenlenenleri:

furkan3629

Acemi Üye
Silver
#6
CÂSİYE Suresi 23. Ayeti Mealleri

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ
(Ey Muhammed!) Hevâ ve hevesini kendine ilâh edinen, Allah'ın kendi ilmi dahilinde saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürleyip gözüne perde çektiği kimseyi görüyor musun? Şimdi onu Allah'tan başka kim hidâyete erdirebilir? Hala düşünmez misiniz?

TEVBE-24 Ayeti Mealleri

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ
De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.

NECM-30 Ayeti mealleri

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ
- İşte onların ilimden erişebilecekleri (son sınır) budur. Şüphesiz, Rabbin, yolundan sapanı da iyi bilir; O, hidayette olanı da iyi bilir.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Gerçek şu ki, sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir. O hidayete erecek olanları daha iyi bilir." (Kasas: 28/56)
Bu ayetin nuzül sebebi, Ebu Talib'in, babası Abdulmuttalib'in dinini terketmeyip onun dini üzere ölümüyle ilgilidir. Konuyla ilgili açıklama hadiste yer alacaktır.

İbn Kesir diyor ki:
"Allah (c.c.) Rasulüne şöyle buyurmuştur:
"Ey Muhammedi Sen sevdiklerini, istediklerini hidayete erdiremezsin. Yani bu, senin elinde olan bir iş değildir. Senin görevin sadece tebliğ etmek ve görevi iletmektir. Ancak Allah (c.c.) dilediklerini hidayete erdirir. Kesin hüküm ve hikmet sadece Allah'a (c.c.) aittir. Geçerli hüccet de O'nun elindedir.


Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ
"Onların hidayete ermesi senin üzerinde (bir yükümlülük) değildir. Ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak her ne infak ederseniz, kendiniz içindir. Zaten siz, ancak Allah'ın hoşnutluğunu istemekten başka (bir amaçla) infak etmezsiniz. Hayırdan her ne infak ederseniz haksızlığa (zulme) uğratılmaksızın size eksiksizce ödenecektir." (Bakara: 2/272)

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ
"Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman edecek değildir." (Yusuf: 12/103)


Burada insanları hidayete erdirmenin ve onların tebliği kabul etmelerini sağlamanın hiç kimsenin elinde olmadığı bildirilmiştir. Kişiye düşen sadece hidayete çağırmaktır.
 
Moderatörün son düzenlenenleri:
#8
Elbetteki nefsine uyan kendi sapıtmıştır. Allah kimseye saptırmaz.
Allah razi olsun... Tesekkür ederim... Yolunuz, yolumuz; yönünüz, yönümüz; yarinlariniz, yarinlarimiz, ölümünüz, ölümümüz; yasantiniz, yasantimiz vs. her türlü fiil ve eylemlerimiz;
Her seyden müstagni en büyük olan Rabb'imiz Allahü Teala'nin rizasina matuf olsun...
Ve Allahü Teala bizleri,
Peygamberimiz'in sünnetinden, Sahabelerin icma'sindan ve müctehitlerimizin de ictihatlarindan ayirmasin...
Allahü Teala cümlemizi korusun...
Ves'Selam...
 

furkan3629

Acemi Üye
Silver
#9
Amin inşallah. Yapmamız gereken, Rabb’imizle bağlantımızı kesintiye uğratmamak, Allah’ın sonsuz kudreti karşısında aczimizi görmek, ayaklarımızı sağlam kılıp kalbimize imanı raptedecek gücü vermesini istemek, için için dua etmektir:

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

"Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen." (Al-i İmran Suresi-8)
 
#10
Amin sadakallahül azim . Buda benim son sözüm . Allah yaşananlardan habersiz sanarak kendi nevsinde öğrendiklerini ve iman ettiklerini tam zannediyorsun . Eyer sende idrak noktası harekete geçmiş olsa idi . Allahın izni olmadan bir yaprak bile kıpırdamaz bunu kabul etmeyen nevsine aklın ortak olup bu sıkıntıları kalbine yaşatmazdın . Kuranı okuyup iyi anlayan biri asla beden arzına ve bedenindeki melekütül alemine ve azalarına zulmetmez. Sana tavsiyem allahu aleme nevsinden baktığın gibi . Aklı muhammediyeden bakman. O zaman göreceksin şu anda bu lunduğun denizin ruhu insaniyenin neresi olduğunu. Islamiyet anlatılmaz yaşanır kardeşim . Canım cıksın diye yazmızşın . Senmi verdinde o canı çıkması için beddua ediyorsun . Sen bizim din kardeşimiz deyilmisin moralini bozma allah döverde severde . Yeterki tecelli olduğunda onu tanıya bilelim . Gözlerinden öperim abin bedir muhammed ali bin la