• Teşrik tekbiri getirmeyi unutmayınız

Kaygı, Endişe ve Güven Kaybı (Depresyon)

ZiLaN_21

Tecrübeli Üye
Silver
#1
[h=2]Bazı insanlar depresyonu ciddi bir hastalık olarak değerlendirmeyip bir kişilik bozukluğu ve zayıflık işareti olarak görürler. Hâlbuki depresyon, çocukken yaşanan aile travmalarının, mutsuz aile kalıplarının etkisi ile ortaya çıkan ciddi bir hastalıktır!
[/h]


Kötü bir durumla karşılaşınca, insanlardan yana beklentilerimizi bulamayınca, olumsuz düşünceler beynimizi kemiriyor mu? Akabinde hayata karşı isteksizlik, kendimize güven kaybı, kendi kendimizi değersiz hissetme, kaygı, endişe ve suçluluk duygularıyla baş başa mı kalıyoruz? Ve bu durum bedenimizde uykusuzluk, iştah azalması ve konsantrasyon bozukluklarıyla beraber dalgınlık mı meydana getiriyor?

Maalesef bu belirtiler eğer en az birkaç gün sürüyorsa birer depresyon belirtileridir. Hatta bu belirtiler yaşadığımız olumsuz olaylar şiddetlenince tekrarlanıyorsa; bu durum bizim sık sık depresyon geçirdiğimizi gösterir…

Hepimiz zaman zaman olayların etkisinde kalıp hüzünleniriz, kederleniriz… Bazen bir acı sarar yüreğimizin derinliklerini... Bazı sözler hazımsızlık yapsa da yutmaya çalışırız… Bazen ayrılık, hasret yakar içimizi… Vuslatı özleriz… Saatler, dakikalar asır oluverir... Bazen bir ezginin içinde geçen iki cümle bile ümmetin dertlerini hatırlatır da sağanak sağanak dökülüverir gözyaşlarımız… Acı akar yüreğimizden… Bazen üst üste gelen olayların içindeki gizli imtihanı fark ederiz de o bizi Allah’a yaklaştıran bir merdiven oluverir. Bazen de imtihan; şeytanın etkisiyle bizi kederlere boğan, kaygılarla üzerimize yığılan bir acı oluverir… İnsanız işte! Hem de beşeriz… Her an kalbimiz istikamet üzere kalamıyor işte…

İşte, bu tür duygularımız; şu imtihan dünyasında hüzün, keder olarak verdiğimiz reaksiyonlardır. Bu haller, stres dolu şu ahir zamanda birkaç saat içerisinde, bazen de bir gün içerisinde geçebilen durumlarken; kişi de kendine güven duygusunun yok olmasına ve konsantrasyon bozukluklarına neden olmazlar.

Fakat depresyon; bu duyguların haddinden fazla yoğun yaşanmasıdır. Adeta acı ve kederin bedendeki bütün hücrelere nüfus etmesidir. Depresyondaki kişi kendisini kedere boğan şeyi her an düşünür. Etkisi günlerce, hatta haftalarca veya aylarca sürebilir. Bedeni etkisi altına alan bu durum uykusuzluk ve kilo kaybına yol açar.

Kişide aşırı suçluluk duygusu oluşur. Ve “Niye bu tepkiyi veremedim? Eğer ben bu kadar anlayışlı davranmasaydım, o cesaret alıp bana bu hareketli yapmazdı. Ne kadar ahmağım. Hak etmediğim şeyler hep benim başıma geliyor” düşüncelerinden sıyrılamaz. Bu durum, bağışıklık sistemini düşürüp onu devamlı bitkinleştirir. Kişi çok hastalanır. Üzerinde bir bitkinlik hali olmuştur.

Daha sonra kendini değersiz hissetme duyguları, üzerine hücum edip beynini istila eder. İnsanlar arasında hiçbir kadrinin, kıymetinin olmadığı duygularıyla boğuşur. Bu durum onu “Ben kimim ki değer göreyim. Kendimi ne zannediyorum ki, böyle gelmiş böyle giderim” demeye teşvik eder. Hiç kimse için bir anlam ifade etmediğinin, sevilmediğinin, önemsenmediğinin acısıyla yanıp tutuşur.

Kişi, hayatındaki heyecanı artık kaybetmiştir. Sorunlara takılı kalmak bütün isteklerini, heveslerini, meraklarını kilitleyip şevkini öldürür. Bir takım şeyleri zoraki yapsa bile hiçbir istek ve heyecan hissetmeden yapar. Zorunluluk hissiyle hareket eder. Enerji potansiyelleri kilitlenmiştir. Ve hep bir beklenti içindedir. Ya sorunların bitmesini bekler, ya ayrıldığına kavuşmayı, ya da bir derdinin finale ermesini. Zanneder ki en büyük dert, o an içinde bulunduğu derttir. Düşündükçe de derdi gözünde büyür…

Hep problem yaşandığında böyle kaygılara ve endişelere yenik düşen kişi, eğer bedenini ve duygularını etkisi altına alan ‘düşüncelerle’ savaşmazsa; hayatının geri kalan kısımları Allah muhafaza ruhsal tedavi ilaçlarıyla geçer. Ölümü arzu etmekten kendisini sıyıramaz.

Depresyona giren kişiler kolay kolay toparlanamazlar. Bir şeker hastası bile kan şekeri dengesizliğinden sonra kolayca kendine gelirken; depresyondaki kişi günlerce, bazen hafta ve aylarca kendine gelemez, toparlanamaz.

Bazı insanlar depresyonu ciddi bir hastalık olarak değerlendirmeyip bir kişilik bozukluğu ve zayıflık işareti olarak görürler. Hâlbuki depresyon, çocukken yaşanan aile travmalarının, mutsuz aile kalıplarının etkisi ile ortaya çıkan ciddi bir hastalıktır!

Gelelim tedavisine! Öncelikli tedavisi kendi kendimizi terapi etmemizdir. Rabbimizin sunduğu iman ve idrak nimetiyle kendi kendimizin doktoru olmaya niyet etmeliyiz. Unutmayalım ki duygularımız, düşüncelerimizin kontrolü altındadır. Doğru düşünceye kendimizi nasıl odaklayacağımız konusunu geçen sayımızda açıklamıştık. Aslında bizleri mutlu veya mutsuz kılan unsurların olaylar olmadığını; olayları değerlendiriş şeklimiz olduğunu belirtmiştik. Şimdi de insanlardan yana yaşadığımız bir takım sorunların, yanlış davranışların, sözlerin etkisinden nasıl sıyrılabileceğimiz üzerinden yola çıkarsak:

Unutmayalım ki hepimizin bir iç dünyası var. Bizler bu iç dünyamızı değiştirme gücüne ve yetkisine sahipken başkalarınınkini değiştiremeyiz. Başkalarının duygu, düşünce ve kararlarının bizimkiler gibi olmasını bekleyemeyiz. Onları kendi kalıplarımıza uymaya zorlayamayız. Beraber yaşadığımız eşimiz ve çocuklarımız da olaylara bizim gibi tepkiler vermezler. Duymak istediğimiz gibi konuşmazlar.

İnsanların her zaman bizim gibi düşünüp, her konuda bizi haklı görmelerini beklememiz bizde mutsuzluk ve kaygıdan başka bir sonuç doğurmaz. Tepkiler her zaman insanın içinde kaldığı aile ortamının, aldığı eğitimin ve benimsediği ahlaki kuralların etkisi ile gelişir. O yüzden insanların yorumları, düşünceleri, aldığı kararlar farklı farklıdır.

İnsanların her yaptığı davranışı, söylediği sözü garipsersek, art niyet ve kasıt ararsak; şeytan beynimizi devamlı senaryo yazarak meşgul eder. Anlayışlı ve mutlu olmak istiyorsak; dış dünyayı ve olayları olduğu gibi kabul edip, kendi kontrolümüz altına almaya çalışmamalıyız. Her olumsuzlukta kaygılara gömülüp, silkelenemezsek hayat bize zehir olur ve “Neden benim ona verdiğim özveriyi, saygıyı o bana duymuyor? Benim ona verdiğim değeri o niye bana vermiyor” sorularıyla boğuşuruz.

Geçenlerde bir tanıdık sorunlarını anlatıyordu. Devamlı eşinin ve üst kata oturan eltisinin, kendisini onları düşündüğü kadar düşünmediklerini, onlara değer verdiği kadar değer vermediklerini anlatıyordu. Onların acısını da, sevincini de yüreğinde hissedip birebir yaşıyordu. Fakat karşı taraftan bu özveriyi göremeyince hayal kırıklığına uğruyordu. Eltisinin çocuğuna kendi çocuğu gibi muamele ettiğini, eltisi hastalandığında yemeğini ve işini yaptığını, çocuklarına baktığını anlatıyordu.

Kendisinin geçenlerde bir hastane işi olmuş ve eltisi çocuklarına bakmayı teklif etmemiş. Bu olay ona o kadar dokunmuş ki uykularını kaçırmış. Devamlı kendisini suçlayıp duruyordu. Her an eltisinin sözlerini ve hareketlerini düşündüğünü, onsuz yemek yemediğini, mutlaka bir tabak dahi olsa çıkarttığını söylüyordu. Kafası kaygı ve endişelerle doluydu. Çünkü aynı davranışları ondan göremiyordu. Eşi için de buna benzer şeyler anlatıyordu. Her şeyi aleyhineymiş gibi değerlendirip kuşkulara boğuluyordu…

Ben de çok fazla hissiyatlı olduğunu ve insanlarla bağımlılık derecesinde ilgilendiğini söyledim. İnsanları oldukları gibi kabullenmesini ve beklentilerini azaltmasını söyledim.

Herkesi kendisi gibi görmek istediği için problem aslında kendisindeydi. Her söylenen sözden ve davranıştan art niyet aramamasını söyleyerek her insanın kaldığı aile ortamının farklılığının, yetişme şeklinin, ahlaki olgular ve verilen tepkiler üzerindeki etkisini açıklamaya çalıştım. Beyninde sorun üretmemesini yoksa Allah muhafaza ileride ilaç bağımlısı olabileceğini açıkladım.

Hep “Ben kime ne yaptım? Bana neden böyle muamele ediliyor?” sorularıyla boğuşuyordu. Bekârken babasıyla olan diyaloğunu sorunca babasının çok katı kuralcı, diktatör ve kendisiyle hiçbir zaman sohbet etmediğini anlattı. Aslında sorun ortadaydı. İçinde beslediği bir baba açlığı vardı ve gittikçe büyüyordu. O açlığı çevresine olan aşırı ilgi ve beklentiyle doldurmaya çalışıyordu. Kendisi bile bunun farkında değildi. Çevresini aşırı ilgi ile sıkıp karşılık bulamayınca kendisini aşağılanmış ve dışlanmış hissediyordu.

Rabbimiz hepimizi farklı farklı yarattı. Bu farklılıklar Allah tarafından fıtratımıza atılan birer imzadır. Bu farklılıkları evlatlarımızda bile görebiliyoruz. Olaylar karşısında verdiğimiz tepkiler ve hatta doğrularımız bile farklı farklı. Eğer her insanı bizim gibi olmaya zorlarsak, bize emanet edilen enerji ve yeteneklerimiz heba olup gider. Enerjimizi hayırlı işlere yönlendirip yeteneklerimizi keşfedelim.

Unutmayalım ki insanların her yönü İslam’la şekillenemeyebilir. Her ahlâk ıslah olmayabilir. Bu eksiklikleri insanlarda görünce abartmamalı ve oldukları gibi kabullenip sevmeliyiz… Bizim de benzer yönlerimiz olduğunu hatırda tutmalıyız…

Her hareketten anlam çıkartarak, kuşkulanıp kafaya takarak ve kaygılarla ömür geçer mi?

Hepimiz birbirimiz için birer imtihanız. İmtihanlar Allah’ın dilemesiyle oluşur. Allah dilemezse dünya bir araya gelsin bize zarar veremez. O bir kulu ile bizi imtihan etmeyi dilemişse mutlaka o imtihanda belirli hayırlar murat eylemiştir. Eğer olumsuz olaylar dolayısıyla depresyona girilmesi gerekseydi veya normal olsaydı Peygamberler ve sahabelerin devamlı bunalıma girmesi gerekirdi… Kaygılara gömülüp endişelerle hayatı kendilerine zehir etmeleri gerekirdi… Ama onlar gözlerini hep Allah’ın kendilerine verdiği nimetlere diktiler ve motive olup şükrettiler.

Elimizde var olan nimetleri düşünmek bizi psikolojik olarak rahatlatırken, bize verilmeyen nimetlere ve olumsuzluklara odaklanmak ise; isyana, kaygıya ve nankörlüğe yol açar. Unutmayalım ki geçen her anımız bir daha geri dönmeyecek ve bize verilenlerin şükrünü ödeyip, doğru yönde kullanıp kullanmadığımız konusunda hesaba çekileceğiz.

Biz asıl büyük mahkeme için kaygılanalım! Sırat için endişe edelim… Kabir azabından korkalım… Kendi kendimizi razı etmeye çalışmak yerine Allah’ı razı etmeye çalışalım. İşte o zaman mutlu ve huzurlu yaşayıp, ömür sermayemizi hayır uğruna harcamış oluruz…

Firdevs Irmak / Nisanur Dergisi