Mahmud Efendi Hazretlerinden sözler

_-HaSBiHaL-_

Acemi Üye
Silver
#1
Akıl tek başına
yeterli değildir!

Koşunuz, müsabaka edercesine yürüyünüz, birbirinizi geçercesine çalışınız.
Namazda, zikirde ve diğer ibadetlerde yarışırcasına koşun. Namazımı ihlâs ve huzur içinde kılayım, ama mü'min kardeşim de daha huzurlu kılsın. Böyle düşüneceğiz, böyle yarışacağız ki, bir kardeşin daha cennete girse, cennetten bir şey mi eksilir?



Şu dünya hayatında Mevlâ Teâlâ Hazretleri kuluna yardım etmese, kulun elinden tutmasa, kul hiçbir varlık gösteremez, hiçbir şey yapamaz. Bunun Kur'an-ı Kerim'de çok örneği vardır. Bu örneklerden biri de Musa Aleyhisselâm ile İsrailoğulları'nın kıssasındadır. İnsan, Allah'ın yardımı, ilâhî emir olmadan bir şeyler yapabilecek kapasitede olsaydı, İsrailoğulları kendi akılları ile başlarına gelen olaylarda bir çıkış yolu bulurlardı.
Allah Celle Celâluhu onlara kırk yıllık bir ceza verdi. Bu ceza, çölde kırk yıl hapsolmalarıydı. Kırk yıl çölde dolaşıp durdular. Hâdise buralara nasıl gelmişti, ona bir bakalım:
Musa Aleyhisselâm'a vahiy gelmişti:
"Cebabire kavmiyle muharebe edeceksiniz, onların bulunduğu toprakları fethedeceksiniz."
İlâhî emri alan Musa Aleyhisselâm, ordusunu hazırladı ve yola çıktılar. Fethedilecek yerin yakın bir mevkisine gelip konakladılar. İstişare edip, istişare neticesinde bir öncü birlik çıkarmaya karar verdiler. Bu öncü birlik, düşman topraklarına gidecek ve düşman hakkında bilgi toplayıp geri dönecekti. Giden grup gerekli bilgileri toplayarak geri döndü, döndü, ama hiç de iyi haberlerle geri gelmemişti.
"Biz orada çok güçlü ve kuvvetli insanlar gördük. Bu insanlarla bizim başa çıkmamız mümkün değildir, onlar o topraklardan ayrılmadıkça biz o topraklara ayak basamayız."
Bu değerlendirmeye İsrailoğulları'nın ekser çoğunluğu katıldı. Ancak iki iman eri, Allah'tan gerçek manada korkan iki zat şöyle dediler:
"Hayır! Biz oraya gideceğiz ve onlarla savaşacağız. Rabbimizin vaadi haktır, galip gelecek olan bizler olacağız." Bunun üzerine ordudan birtakım insanlar ileri çıkarak, bu iki iman eri ve Musa Aleyhisselâm'a şöyle bir öneri getirdiler:
"Cebabire kavmi o topraklarda bulunduğu müddetçe biz oraya gitmeyeceğiz. Sen Rabbinle birlikte git ve onlarla savaş, biz burada bekleyeceğiz."
Musa Aleyhisselâm çok çirkin bir teklifle karşı karşıya bulunuyordu. Çok sıkıntıya düştü, darlandı, kavmine ne yaptı ne ettiyse bir türlü onları hak yola çıkaramadı. Bu sefer de böyle olmuştu, artık son noktaya gelinmişti. Rabbine yöneldi:
"Ya Rabbi! Ben ancak kendi nefsime ve kardeşime etki edebiliyorum. Artık bizim aramızla bu fasık kavmin arasını ayır." duasını yaptı. Bu dua neticesinde, İsrailoğulları ile ilgili son karar geldi. Artık onlar cezaya müstahak olmuşlardı.
Musa Aleyhisselâm'ın bu niyazı ile ilâhî cezanın gelmesi gecikmedi. Allah Teâlâ Hazretleri buyurdular ki:
"O yer, onların üzerine kırk sene haram kılınmıştır. O yerde mütehayyirane (şaşkın) bir şekilde dolaşıp duracaklar. Artık o fasıklar kavmine acıma"
İsrailoğulları'nın Musa Aleyhisselâm ile olan ilişkilerinden anlaşılıyor ki, İsrailoğulları akıllarının dediğini yapmaya, akıllarının peşinden koşmaya başladılar. Aklın peşine takılınca çölde kırk sene şaşkın şaşkın dolaştılar. Akla uyarsan, sonun bu olur. Buradan anlaşılan şudur ki, akıl tek başına yeterli değildir. Akla muhakkak bir rehber gereklidir.
İmam Rabbânî Kuddise Sırruhu Hazretleri buyurdular ki:
"Akıl hüccettir, ama hüccet-i bâliğa değildir. Tek başına maksada ulaştırıcı değildir. Akıl, peygamberlerin gönderilmesi ile hüccet-i bâliğa olmuştur."

Koşun! Birbirinizle
yarışırcasına koşun
"Ve Rabbinizden bir mağfirete ve eni gökler ile yer genişliğinde olan bir cennete koşunuz ki, o cennet muttakiler için hazırlanmıştır."
Âyet-i kerimede Rabbimiz bize "Nineler gibi yavaş yavaş, ağır ağır yürümeyin." buyuruyor. Peki, nasıl yürüyeceğiz? " Birbirinizle yarışırcasına, müsabaka edercesine" koşun. Bunu kim buyuruyor? Rabbimiz. Dikkat edin Allahu Teâlâ Hazretleri:
"Acele etmeyiniz, ben nasılsa cenneti siz vereceğim, onun için yavaş yavaş hareket edin" buyurmuyor. Aksine şöyle buyuruyor:
"O cennetleri yarattım, koşun, müsabaka ederek, acele ederek koşun."
Mufaale babından gelen bu kelimede müşareket yani ortaklık vardır. Nerede ortaklık vardır? Koşmakta, kulluk vazifelerini yerine getirmekte ve yapılan hata ve kusurlardan dolayı Allahu Teâlâ Hazretlerinden af talep etmekte ortaklık vardır. Mü'min kardeşin çalışacak, sen de çalışacaksın. Mü'min kardeşin de Mevlâ'nın rahmetine koşacak, sen de koşacaksın. Hiçbir sûrette durmak yok, biri duracak, diğeri koşacak da değil, hep birlikte koşacağız.
Bugün ne oluyor, biri koşmuyor, koşana da engel olmaya çalışıyor. Belki bu engelleme lisanla olmuyor, ama hâl ile böyle olduğu anlaşılıyor.
Bu, haberle, ilimle öğrenilir, onun için ilim tahsiline önem verelim. Bilelim ki, "Hiç bilenle bilmeyenler bir olur mu?"
Değerli kardeşlerim,
Geri kalmayın, koşun, Mevlâ'mızın rahmetine koşun. Bugün bilgisizler ne yapıyor, koşuyor, koşuyor, ama nereye? Abdu'l-kafa, kafasının kulluğuna koşuyor. Abdü'l-butun, karnının kulluğuna koşuyor.
Koşunuz, müsabaka edercesine yürüyünüz, birbirinizi geçercesine çalışınız. Namazda, zikirde ve diğer ibadetlerde yarışırcasına koşun. Namazımı ihlâs ve huzur içinde kılayım, ama mü'min kardeşim de daha huzurlu kılsın. Böyle düşüneceğiz, böyle yarışacağız ki, bir kardeşin daha cennete girse, cennetten bir şey mi eksilir? Cennet ve cennetler o kadar büyüktür ki, onların büyüklüklerini aklımızla anlamamız mümkün değildir. Rabbimizin nimetleri o kadar çoktur ki, en zayıf mü'mine bile iki dünya büyülüğünde cennet verilecek.
Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki:
"Cennet ve cehennem, her birinin dolması vardır." Demek ki cennet de dolacak, cehennem de. Cennetin dolması ile cehennemin dolması arasında bir fark vardır. Cennetin dolması için Hak Teâlâ Hazretleri yeni mü'minler yaratacak. Fakat cehennemin dolması için insan yaratılmayacak. Bu konudaki bir âyet-ikerimede Rabbimiz şöyle buyurur:
"Âhiret gününde biz cehenneme diyeceğiz ki: "Doldun mu?" Cehennem ise diyecek ki: "Daha var mı?" (Kaf 50/30)
Rabbimiz kudreti ile cehennemi dürecek, dürülen cehennem de "Başka alacak yerim yok." diyecek.



BÜTÜN ÜMMETLER
ÜZERİNE ŞAHİT OLACAĞIZ

Mevlâ'mız âyet-i kerimede "bizi seçtiğini" buyurmaktadır. Mevlâ'mızın bizi seçmesi nasıl oluyor? Kendisine ibadet ve taatla meşgul olmamız için bizi seçti. Bir kul, bir insan için bundan daha büyük bir şeref, bundan daha büyük bir makam, bundan daha büyük bir saadet olabilir mi? Mevlâ'mız bu büyük nimeti, büyük rütbeyi bize verdi. Geçmiş peygamberlerin ümmetlerine yüklediği ağır, çetin yükleri de bize yüklemedi.
Rabbimiz herkese, durumuna göre ruhsat vermiştir.
Buna örnek olarak, bir mü'min sefere çıkar, seferde namazı kısaltılmıştır. Su bulunmayan yerlerde, teyemmüm imkânı verilmiştir. Zaruret zamanlarında ölmüş hayvanların etlerinin yenilmesi, hastalık ve acizlik durumlarında orucun tutulmaması, takat getiremeyecek durumda olanlar için namazın oturarak hatta yataktan kalkamayacak durumda olanlar için de yatakta kılınması ruhsatı verilmiştir.
Ey Ümmet-i Muhammed! Allah Celle Celâluhu insanlar arasında dini için sizi seçti. Dinde sizin için bir zorluk, güçlük kılmadı. İşte bu durumda:
"Ey Ümmet-i Muhammed! Babanız İbrahim'in milletine tâbi olun!"
Dinde babanızın milletine uyun. İbrahim Aleyhisselâm her ne kadar bütün insanların babası değilse de Allahu Teâlâ "babanız" diye isimlendirmiştir.
İbrahim Aleyhisselâm, Kâinatın Efendisi'nin ceddi, babasıdır. Dolayısıyla da biz Kâinatın Efendisi'ne tâbi olarak, ümmeti olduk. O zaman da Efendimiz, bizim ceddimiz, bizim babamız oldu. Silsile yolu ile İbrahim Aleyhisselâm da bütün ümmetin babası olmuş oldu.
Âyet-i kerimede buyrulduğu üzere, Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve biz ümmeti, diğer ümmetler üzerine şahit kılınacağız.
Mevlâ Teâlâ Hazretleri geçmiş bütün ümmetlere soracak:
"Size gönderdiğim peygamberler, benim yolumu size tebliğ etti mi?" Bu soru sırasıyla bütün ümmetlere sorulacak. Nuh Aleyhisselâm'ın ümmetine sorulduğunda:
"Hayır, yâ Rabbi, bize tebliğ etmedi." diyecekler. Bunun üzerine Nuh Aleyhisselâm:
"Ey Rabbim! Ben dokuz yüz elli sene onları senin yoluna davet ettim." diyecek. Bunun üzerine ümmet-i Muhammed şahit olarak getirilecek. Ümmet-i Muhammed'in şahitliğine, Nuh Aleyhisselâm'ın ümmeti itiraz edecek:
"Yâ Rabbi! Biz ilk ümmetlerdeniz. Onlar ise, en son ümmettirler. Onlar bizim hâl ve durumumuza nasıl vakıf olabilir, nasıl bilebilirler?" diyecekler. Bunun üzerine Allah Teâlâ Hazretleri ümmet-i Muhammed'e soracak:
"Şahitliğiniz için deliliniz var mı?"
Bu sırada ümmet-i Muhammed, sûre-i Nuh'u baştan sona okuyacaklar. İşte delil, işte şahitlik. Bundan sonra Rabbimiz emir verecek:
"Bunları cehenneme atın."
Mevlâ'mız bize verdiği iki özelliği diğer ümmetlere vermedi. Biri Ümmet-i Muhammed'e dinde güçlük kılmadı. İkincisi de; kıyamet günü ümmet-i Muhammed diğer ümmetler üzerine şahit olacak.
Rabbimiz buyurdular ki:
"Allah'ın ipine, şeriatına, dinine, Kur'an'ına, sımsıkı yapışın."
 

Benzer konular

_-HaSBiHaL-_

Acemi Üye
Silver
#2
Ey Dünyâ, bana hizmet edene hizmet et !

Mahmud Efendi Hazretleri (K.S.) :

Mevlâ Teâla şöyle buyuruyor:
"EY DÜNYA BANA HİZMET EDENE HİZMET ET"

İnsan ferah içinde olduğu zaman oğluna veya kızına: "Allah sana sıhhât ve afiyet versin, ömrün uzun olsun." gibi dualarda bulunur. Kızınca da: "Gözün kör olsun, Allah belânı versin" gibi beddualarda bulunur.
İnsanoğlu sûrurlu ve sevinçli olduğunda duaya nasıl acele ederse, kederli halinde de bedduaya öylece acele edicidir, çünkü istediği şeyin alelacele meydana gelmesini şiddetle arzu eder. Eğer insanın hayırlı duası müstecab olduğu gibi, şerli duası da müstecab olsaydı, derhâl helâk olurdu. Lâkin gazapla olan duasında acelecilik sebebiyle ihlâs bulunmadığından müstecab olmaz.



"Bu Kur'an muhakkak ve elbette alemlerin Rabbi katından indirilmiştir. Onu Ruhû'lEmin Cebrail Aleyhisselâm indirdi, korkutuculardan olasın diye senin kâlbine (indirdi)"
Kâfirler akıllı olsalardı, müslüman olurlardı. Bizimkilerde o akılsızlara uyuyorlar, iğnenin tepesi kadar olan akıllarını da kaybediyorlar. Mahmud ne yapsın? Derler ya: "Kırk kızıl başa, ne yapsın bir Ali Paşa"
Her zorluk ve sıkıntılarda çaremiz, Kur'anı Kerim'de, şeriatta, tarikattadır. Haberiniz olsun, eğer biz Kur'anı Kerim'e sarılırsak, Mevlâ Tealâ kâfirleri, bizlere hizmetçi eder. Nitekim bir hadisi kutside Mevlâ Tealâ şöyle buyuruyor:
"Ey dünya! Bana hizmet edene hizmet et."
Mevlâ Tealâ kâfirleri birbirine vurdurarak da, her birini müslümanlara muhtaç eder, onları, bizden yardım isteme mecburiyetinde bırakır. Böyle büyük bir kitap varken, müslümanların ona bakmayışları, dolayısıylâ onun bereketlerinden, hayırlarından mahrum kalışları, evinin altında gömülü bir küp altından haberi olmayan bir kimsenin, beşon kuruş kazanmak için akşama kadar hamallık etmesine benzer.
Müslümanlar çok talihli insanlardır amma, akıllarını kullanırlarsa...
Mevlâ Tealâ dersimizin ayeti celilesinde bize buyurmak diliyor ki: "Kullarım! Bütün müşküllerinize çare benim kitabımdır." lâkin bizler duymuyoruz.
Dibi fare tarafından delinen bir ambardan buğdaylar nasıl dökülür, zayi olursa, şeytanın kâlplerimize verdiği vesveseye tabi olmak da, ihlâsımızı, feyzimizi öyle zayi eder. Mevlâ Tealâ kâlplerimizi nurla dolduruyor, şeytanın onu boşaltmasına müsaade etmeyelim.
Müminler Cennette ebediyyen refah ve saadet içerisinde yaşarken, kâfirler Cehennemde zillet içinde elem verici azab içerisinde ebedi kalacaklardır. Mevlâ Tealâ, Kur'anı Kerim'e yapışmayanların halini beyan etmek üzere şöyle buyuruyor:
"İnsan, hayra dua eder gibi (kızınca) fenalığa dua eder (zararına olarak bedduada bulunur). İnsan (akîbeti düşünmemekle) pek çok aceleci olmuştur."
İnsanın kötü ahlâkından birisi de ferahlı halinde hayra dua ettiği gibi, gadaplı halinde de nefsine, evlâdına ve malına şer için dua etmesidir.
İnsan ferah içinde olduğu zaman oğluna veya kızına: "Allah sana sıhhât ve afiyet versin, ömrün uzun olsun." gibi dualarda bulunur. Kızınca da: "Gözün kör olsun, Allah belânı versin" gibi beddualarda bulunur.
İnsanoğlu sûrurlu ve sevinçli olduğunda duaya nasıl acele ederse, kederli halinde de bedduaya öylece acele edicidir, çünkü istediği şeyin alelacele meydana gelmesini şiddetle arzu eder. Eğer insanın hayırlı duası müstecab olduğu gibi, şerli duası da müstecab olsaydı, derhâl helâk olurdu. Lâkin gazapla olan duasında acelecilik sebebiyle ihlâs bulunmadığından müstecab olmaz.



Mevlâ Tealâ, insanoğluna ihsan etmiş olduğu dünya nimetlerinden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor:
"Biz geceyi ve gündüzü kudretimize dalâlet eden iki alâmet yaptık da, sonra gecenin alâmetini giderip, yerine gündüzün alâmetini gösterici kıldık ki, Rabbinizin fazlı olan rızkınızı arayınız, yılların sayısını ve vakitlerin hesabını bilesiniz için, biz herşeyi apaçık olarak beyan ettik."
Mevlâ Tealâ, vermiş olduğu nimetleri bizlere böylece açıklıyor ki, O'nu takdir edelim, O'nun emirlerini üstün tutalım. Maalesef O'nu ve O'nun emirlerini her şeyden üstün tutmak bir yana "Bizim için senin ve emirlerinin yeri yok, diyorlar. Ağu yiyorlar haberleri yok, "Ya Rabbi! Onları haberdar et."
Kimin yarattığı gözlerle bakıyorsunuz?
Kimin yarattığı kulaklarla duyuyorsunuz?
Sizlerde insanlık hiç mi kalmadı?
Avrupa ve Amerika'nın yolunda gidiyor, onları taklid ediyorsunuz. Gözlerinizi, kulaklarınızı, lisanınızı, aklınızı sizlere Avrupa'mı, Amerika'mı verdi?
Allahû Tealâ vermedi mi? Verdi, peki şu hâlde niçin onların yolundan gidiyorsunuz?
Veya biraz onların, biraz da Allahû Tealâ'nın?
Benim bu konuşmalarımı cahilce bulanlar olur, "Hoca efendi giydiğin elbisenin kumaşını onlar dokumadı mı? Bindiğin arabayı, kullandığın buzdolabını onlar yapmadı mı?" derler?
Evet diyelim ki onlar yaptı. Peki! Onları da, yapmış oldukları şeyleri de, Allahû Tealâ yaratmadı mı? Nitekim sûrei Saffat'ta şöyle buyurulur:
"Hâlbuki sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır."
Bütün mülk Allahımızındır. O'ndan başka hiç kimsenin değildir. Öyleyse bizler kime borçluyuz?
Ulu Allah'a...
Mevlâ Tealâ'nın ameleleriyiz, amma başkalarına çalışıyoruz. Evet bizler Mevlâ Tealâ'nın ameleleriyiz, fakât bir düşünelim ameleliğimiz kimin kârına?
Bizim kıldığımız namazlar, tuttuğumuz oruçlar ile Allahû Tealâ Cennete girecek değil, bizler gireceğiz. O, bizlerden sadece kendisine tazim istiyor.
"Herkesin amelini kendi boynuna taktık, kıyamet günü onun için bir kitap çıkaracağız ki, ona açılmış olarak kavuşacak. (Ona şöyle diyeceğiz:)
"Oku kitabını! Bugün hesap görücü olarak nefsin sana yeter."
Bu içerisinde bulunduğumuz kâinatı ve bizleri yaratmadan önce, Mevlâ Tealâ ilminde, insanlar, iradei cüziyelerini iyi yolda mı, kötü yolda mı kullanacaklarını bildi.
Mevlâ Tealâ, bazısı için "Şunlar namaz kılsın" bazısı için de "Şunlar namaz kılmasın" diye kullarını ayırmadı. Bütün kullarına iradei cüziyye verdi, iradei cüziyyelerini iyiye veya kötüye kullanmalarını onlara bıraktı. Mevlâ Tealâ'nın, ilmi ezelisiyle bilmiş olduğu şeyleri, bizler dünyada işliyoruz, işlediklerimizde boynumuza asılan deftere yazılıyor.
"Kim doğru yolda giderse, ancak kendisi için doğru yolda bulunur (sevap kendisinedir), kim de sapıklık ederse (cezasını çeker). Hiçbir günahkâr da başkasının günahını taşımaz. Bir de biz, bir peygamber göndermedikçe azab etmeyiz."
Ahirette;
İnsanlar dört sınıf olacaklar:
1. Doğru Cennete,
2. Doğru Cehenneme,
3. Muvakkaten doğru Cehenneme, sonra Cennete,
4. Toprak olacaklar (bunlar kendilerine peygamber gönderilmeyenlerdir.)
Ülkemiz fırtınaya tutulan gemiye benziyor, bir taraftan para eriyor, millet birbirini kırıyor, diğer taraftan zelzeleler ve savaş. Etmeyin, eylemeyin, milleti, İslâmdan haberdar edelim, kurtuluşumuz İslâma bağlıdır.