Onların son anları

1Kubra

Çalışkan Üye
Silver
#1


Habeş hükümdarlığının Yemen valisi günlerdir huzursuzdu. Öfkeden gözü dömüş bir halde sarayında fır dönüyordu. Sık sık, “Yıkayım da görsünler!” diyordu.

Yemen Valisi Ebrehe Eşrem, Hıristiyandı. Arap kabilelerinin Kâbe’yi tavaf edişleri, bu mukaddes binaya hürmet gösterişleri, hac mevsiminde akın akın giderek ziyaret edişleri karşısında çılgına dönüyordu. Sonunda, “Kâbe’den daha güzel bir bina yapacağım!” demiş ve o zamana kadar misli görülmedik bir kilise yapmağa koyulmuştu. Niyetini, Bizans Imparatoruna ve Habeş Hükümdarına da açıklamış ve onlardan bolca yardım almıştı. Bizans Imparatoru, Ebrehe’ye; beyaz, kırmızı, sarı ve siyah renkte mermerler göndermişti.

Ebehe, mermerlerle yaptırdığı kiliseyi, altın ve gümüşlerle süslemiş, kapılarını altın levhalarla kaplatmış, üzerine büyük bir yakut koydurmuştu. Kilise tamamlandıktan sonra Habeş Hükümdarına bir mektup göndererek; “Hükümdarım! Ben, senin için Sana’da benzeri görülmedik bir kilise yaptım. Arabların haccını buraya çevirmedikçe durmayacağım!” demişti.

Ebrehe dört bir yana haberci göndererek, propaganda yaptırmış ve daha sonra insanların akın akın kiliseyi ziyarete geleceği ümidiyle beklemeğe koyulmuştu. Fakat bütün ümidleri suya düşmüştü. Ne gelen olmuştu ne de giden. Üstelik, Nüfeyi adındaki bir arab, gece gelerek kilisenin dört bir tarafına pislikler sürmüştü. Işte bu hadise Ebrehe’yi iyice çalgına döndürmüştü. “Arablar, bunu Kâbe’lerinden yüz çevirttiğim için yapıyorlar. Ben de onların Kâbe’sinde taş üstünde taş bırakmayacağım!” diye yemin etmişti.

Ebrehe, bu dahşet verici kararını verdikten sonra, Habeş Hükümdarına bir mektup göndererek, ondan Mahmud isimli fili istedi. Habeş Hükümdarı görenlerin korkudan yanına yaklaşamadıkları kocaman filini Ebrehe’ye gönderdi. Ebrehe, bundan sonra büyük bir ordu hazırladı ve debdebe ile yola çıktı.

Ebrehe’nin Kâbe’yi yıkmak üzere yola çıktığı her tarafta duyulmuştu. Bazı Arap kabileleri, Ebrehe’ye itaatlarını bildirirken, bazıları da savaştılar, fakat mağlub olmaktan kurtulamadılar.

Ebrehe, Taif’le Mekke arasındaki Elmugammis’e gelince bir keşif bölüğünü Mekke’ye gönderdi. Esved b. Maksud kumandasındaki keşif kolu, Mekke yakınlarına kadar sokuldu ve Kureyş ve diğer kabilelerin pek çok mallarını ele geçirdi. Bu arada, Kureyş’in büyüğü ve Peygamber Efendimizin dedesi Abdülmuttalib’in de iki yüz devesini alıp karargâha getirdiler.

Bu esnada Mekke’deki kabilelerin ileri gelenleri durumu haber alarak toplanmış ve bir karara varmışlardı. Savaşmayacaklardı. Daha doğrusu, savaşacak durumda değillerdi. Savaştıkları takdirde, Ebrehe ordusu hepsini kılıçtan geçirirdi.

Ebrehe, Mekke’lilere bir adamını gönderdi. Adama şöyle demişti: “Git! Bu memleketin büyüğünü bul. Ona: ‘Hükümdar diyor ki, ben, size harp etmek için gelmedim. Ancak, şu Beyt’i yıkmak için geldim! Eğer bana harp ile taarruz etmezseniz, sizin kanınızı dökmeye lüzum görmem’ diyor, de!”

Talimatı alan adam Mekke’ye geldi ve Abülmuttalib’i bularak Ebrehe’nin sözlerini nakletti. Abdülmuttalib’in cevabı şöyle oldu:

“Allah adına yemin ederiz ki, biz kendisi ile harbetmek istemiyoruz. Zaten, buna gücümüz de yetmez. Yalnız, bu ma’bed Allah’ın evidir. Onu yıkılmaktan ancak Allah koruyabilir. O kendi mukaddes beytini muhafaza etmezse, bizde Ebrehe’yi bu hareketinden vazgeçirecek güç ve kuvvet yoktur.”

Bundan sonra Abdülmuttalib Ebrehe’nin adamı Hunata ile birlikte orduğâha gitti. Mücevherlerle süslü tahtında azametle kurulan Ebrehe, heybetli yapısıyla Abdülmuttalib’i karşısında görünce bir an şaşırdı. Onu, kendisinden aşağıya oturtmayı münasip görmedi. Tahtının yanı başına oturtmak ta istemiyordu. Sonunda kararını verdi. Tahtından indi ve mindere oturdu, Abdülmuttalib’i de yanına oturttu. Bir arzusu olup olmadığını sordu. Abdülmuttalib:

“Askerlerin, iki yüz devemi almıştır. Arzum, develerimin iâdesidir.” dedi.

Ebrehe bu sözleri duyunca şaşırdı, şöyle dedi:

“Ben seni görünce, gözüme büyük görünmüştün. Fakat, konuşmaya başlayınca, gözümden düştün! Ben, senin ve atalarının tapınağı olan Kâbe’yi yıkmağa gelmişken, sen, onu bırakıyorsun da bana, askerlerimin el koymuş oldukları 200 deveni mi söylüyorsun?”

Abdülmuttalib: “Ben, ancak develerimin sahibiyim. Beyt’in de elbet bir sahibi var! Onu koruyacak O’dur!” dedi.

Ebrehe gururla diklendi:

“Bana karşı onu koruyacak yok!” dedi. Abdülmuttalib sakin bir şekilde şöyle dedi:
“Orası beni ilgilendirmez. Işte sen, işte O!”

Bu konuşmalardan sonra Ebrehe Abdulmuttalib’e develerini iade etti. Abdulmuttalib develeri önüne katarak Mekke’ye getirdi. Develeri Allah için kurban etmek üzere işaretledi ve onları serbest bıraktı. Kureyşlilere bütün konuşmaları nekletti. Herkese Mekke’yi terkederek dağların tepelerine çekilmelerini söyledi. Herkesin Mekke’yi terketmesinden sonra, Kâbe’ye giden Abdulbuttalib, Kâbe’nin kapısının halkasına yapıştı ve şöyle dedi:

“Ilâhî! Bir kul dahi evini, barkını korur. Sen de buraya konmuş, dokunulmazlığı tehlikeye düşmüş olanları koru!”

Onların kuvvetleri, yarın, senin kuvvetine aslâ galebe çalmayacaktır.

“Eğer Sen, onları, bizim Kıblemizle başbaşa bırakıverecek olursan, o da senin bileceğin bir iştir, bir hikmete müsteniddir.

“Onlar, ülkelerinin askerlerini, bir de fili çekip getirdiler. Senin Beyt’ine sığınmış olan halkını düzenleriyle yağmalamak için yürüdüler! Senin kudretini hiç düşünmediler.”

Bundan sonra Abdulmuttalib de diğer Mekke’lilerin yanına gitti. Şehirde hiç kimse kalmamıştı. Herkes dağlara çekilmiş ve oradan Mekke’ye bakmaya koyulmuştu. Merakla bekleşiyorlardı.

17 Muharrem 571 Pazar günü, Ebrehe, ordusunun başında Mekke’ye doğru yürüdü. Bu sırada, yolda Ebrehe’ye karşı koyanlar arasında bulunan, fakat esir düşen Nüfeyi b. Has’amî, Mahmud isimli filin yanına sokularak kulağına şöyle fısıldadı:

“Mahmud! Çok, sağ ve selamet geldiğin yere dön! Sen, Allah’ın, dokunulmaz kıldığı memlekettesin!” Böyle diyen Nüfeyi, koşa koşa oradan uzaklaştı. O gittikten sonra fil âniden çöküverdi. Onu ayağa kaldırmak için dövdüler, başına vurdular, sivri uçlu ağaç sokup burnunu kanattılar, fakat yerinden kımıldatamadılar. Yüzünü, Yemen’e, Şam’a ve doğuya çevirdiklerinde koşmaya başlıyor, fakat yüzünü Mekke’ye çevirdiklerinde olduğu yere çöküveriyordu.

Bazı askerler fil ile uğraşırlarken, bazılar da âniden ortaya çıkan ve üzerlerine doğru gelen cisimlere bakmaya başladılar. Deniz tarafından gelen bu cisimler, kırlangıca benzeyen “Ebabîl” kuşları idi. Cenab-i Hakk tarafından gönderilen bu kuşlardan her biri; biri ağızlarında ikisi de ayaklarında olmak üzere üçer taş taşıyorlardı. Bu taşlar, nohuttan küçük ve mercimekten büyüktü.

Kuşlar askerlerin üzerlerine gelir gelmez ayaklarındaki ve gagalarındaki taşları bırakmağa başladılar. Taşların isabet ettiği asker derhal ölüyordu. Bu durumu gören askerler telaşla sağa sola kaçışmaya, birbirlerini çiğnemeye başladılar. Fakat her nereye koşsalar taşlar gelip kendilerini buluyor ve taş isabet eder etmez de debelenerek can veriyorlardı. Bu hengâmede herkes Ebrehe’yi unutmuştu. Ebrehe dehşetten dona kalmıştı. Kaçmak istiyor, fakat kaçamıyordu. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Şaşkınlıkla oraya, buraya bakarken kendisine bir taş isabet etti. Ebrehe, askerleri gibi hemen ölmedi. Vücudu parmak ucu kadar parçalar halinde dökülmeye başladı. Her parça döküldükçe, arkasından cerahat, irin ve kan akıyordu. Adamlarından bazıları onu bu şekilde kiliseyi yaptırdığı San’a’ya kadar götürdüler. Yolda gidinceye kadar Ebrehe’nin bütün vücudu parça parça olmuş, geriye sadece kalbinin de dahil olduğu küçücük bir kısım kalmıştı. Sonunda kalbinin üzerindeki deri parçaları da döküldü. Beyni dahil bütün vücudu döküldüğü halde kalbi, hâlâ kanlıydı. Dehşetle bu manzarayı seyreden adamları, kalbin de yavaş yavaş parçalandığını gördüler ve cesedinden arta kalan bu parçayı gömdüler.

Ebrehe’nin askerleri Ebabil kuşlarının attıkları taşlarla telef olurken. Mahmud isimli file hiç bir şey olmamıştı. Cenab-ı Hakk, Kâbe’ye yürümeyi reddettiği için onu muhafaza etmişti. Fil’in seyisinin ise iki gözü görmez, ayakları tutmaz olmuştu. O haliyle Mekke sokaklarında sürünmeğe ve herkese el açmağa başladı. Hiç kimse ona yüz vermedi. Bu şekilde sefil ve perişan bir halde can verdi.

Canab-ı Hakk, Ebrehe’nin askerlerini Ebabil kuşları vasıtasıyla telef ettikten sonra, bir sel gönderdi. Sel, Habeşlilerin cesetlerini sürükleyip götürdü, denize döktü.

Cenab-ı Hakk, Fil Suresi’nde bu hadiseyi şöylece haber vermektedir:

“(Ey Resulüm, Kâbe’yi tahrip etmek isteyen) Ashab-ı Fil’e (Fillerle teçhiz edilmiş Ebrehe ordusuna) Rabbinin ettiğini görmedin mi?

“Onların kötü niyet ve teşebbüslerini boşa çıkarmadı mı?

“Üzerlerine sürü sürü kuşlar salıverdi.

“Onlara “siccil”den (pişmiş amurdan) taşlar atıyorlardı.

“Derken Rabbin, onları (kurtlar tarafından kemirilip doğranan) yenik ekin aprakları haline getirdi.”
 

Benzer konular