Televizyon ve İnternet Nefsin Hakkı mı?

El-Emin

Tecrübeli Üye
Administrator
#1
-Yalan ve gösteriş gürültülü, hakikat ve samimiyet sessizdir. Yıldırımlar gök gürültüsünden evvel hedeflerine varırlar. (01:13)

-Önümüzdeki günlerde onuncusu yapılacak olan Türkçe Olimpiyatları da gürültülü oluyor, adeta yer yerinden oynuyor. Kim bilir, belki de bazı körlere göstermek, sağırlara duyurmak ve bütün bütün aktivitesini kaybetmiş kalbleri harekete geçirmek için böyle bir gürültüye de ihtiyaç vardır. Herhalde ancak gürültüyle duyabilen insanlara da meseleyi duyurmak için öyle yapılıyor. Yoksa, sessizlik ondan daha iyidir. (04:00)

-Sessiz ve samimi olan işler, Allah’ın izni ve inâyetiyle daha kalıcı olur. Öbürlerine biraz riya ve süm’a, gösterme ve duyurma girer. Bunlar da amelin özünü hırpalar; öyle ki, Allah’a karşı yapılan kulluğun genleriyle oynanmış gibi olur, amelin mahiyeti bozulur; öyle bir fiil ya da kulluk, arzu edilen semereyi vermez, hatta bazen hastalık yapar. (05:50)

-İnsanlar ağaçlardan ders almalıdırlar; ne üzerlerinde barınan kuşların, ne gölgelerinde yatan insanların, ne de verdikleri yemişlerin hesabını tutarlar. (06:30)

Soru: Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, insanın üzerinde Allah’ın, ehlinin ve nefsinin hakkı olduğunu ifade buyuruyor. Nefsin hakkı olan hususlar nelerdir? Televizyon izlemek gibi zaman ayırdığımız bazı meşguliyetler de bu kategoriye dahil edilebilecekse, bunların nereye kadarı nefsin hakkı ve nereden sonrası vakit israfıdır? (07:27)

-Bir gün, Selman-ı Farisî efendimiz Ebu’d-Derdâ hazretlerini ziyaret eder.

Ebu’d-Derdâ’nın hanımını eski ve yırtık bir kıyafet içinde görünce, “Bu halin ne?” diye sorar.

Kadıncağız, “Kardeşiniz Ebu’d-Derdâ’nın dünya ile alâkası kalmadı” der ve o halinin sebebini ima eder.

Ebu’d-Derda hazretleri eve gelince Hazreti Selman’a yemek getirerek, “Sen buyur, ben oruçluyum!” der.

Selman-ı Farisî, “Hayır, sen yemezsen ben de yemem” deyince beraberce yerler. Yatsının üzerinden çok az bir zaman geçmiştir ki, Ebu’d-Derdâ, Hazreti Selman’dan gece namazı için müsaade ister ama o “Biraz uyu” der.

Bir müddet sonra Ebu’d-Derda namaza kalkmak için tekrar yeltenince Selman-ı Farisî yine, “Biraz uyu!” der.

Gecenin sonuna doğru Selman efendimiz “Şimdi kalk!” deyip arkadaşını çağırır ve beraberce namaz kılarlar.

Namaz bitince, Hazreti Selman şu nasihatı hatırlatır: “Senin üzerinde Rabbinin hakkı var, ehlinin hakkı var, nefsinin de hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver.”

Ertesi gün Hazreti Ebu’d-Derdâ durumu anlatınca, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), “Selman doğru söylemiş, doğruyu göstermiş” buyurur. (08:00)
-Dinde asla zorluk yoktur; İslam “yüsr” (kolaylık) üzere vaz’ edilmiştir. Fıtratları ve karakterleri gözetmeden, onu şiddetlendiren ve ağırlaştıran, dinin ruhuna zıt bir iş yapmış olur. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, “Bu din kolaylıktır. Hiç kimse kaldıramayacağı mükellefiyetlerin altına girerek dini geçmeye çalışmasın; (insan ne yaparsa yapsın yine de mutlaka bir kısım eksik ve kusurları vardır ve) galibiyet dinde kalır.” mealindeki hadis-i şerifiyle bu hakikate dikkat çekmiştir. (14:54)

-Nefis; insanın kendisi, özü, cismaniyeti, bedeni ve mahiyeti demektir; insanın kendi nefsine karşı da bir kısım sorumlulukları vardır ki, bunlar genel manada, onu yaratılış gayesine uygun olarak kullanmak şeklinde özetlenebilir. Onu gayr-i meşru dairede tatmin aramaya ve taşkınlıklara itmemek için, meşru dairede zevk ve lezzet ihtiyacını gidermek de bu sorumluluklar cümlesindendir. (16:15)

-İnsan, üzerine alacağı mesuliyeti ve başladığı nafile bir ibadeti, daha sonraları da devam ettirecek şekilde tesbit etmelidir. Ezcümle; Abdullah ibn Amr ibn Âs hazretleri, her gün oruç tutmak ve sabaha kadar namaz kılmak istiyor; kendini ibadete verdiği zamanlarda da ailesiyle gerektiği kadar meşgul olamıyordu. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona her hak sahibine hakkını vermesini, ailesinin hukukunu da gözetmesini ve bu arada her zaman yapabileceği, hiç terketmeyeceği şekilde bir mesuliyetin altına girmesini tavsiye buyurmuştu. (17:17)

-Nefis terbiyesi, bütün dinî sistemlerde çok önemli bir esas kabul edilegelmiştir. Eskilerin ifadesiyle “nefs-i nâtıka” veya “nefs-i insanî” de denen nefis, Kur’ân’ın bir kısım işaretlerine dayandırılarak yedi ayrı mertebede ele alınmıştır: Nefis, eğer cismanî arzularını yaşıyorsa, “nefs-i emmâre”; din u takva yolunda yürümekle beraber, sık sık düşüp-kalkıyor ve her defasında kendini sorgulayarak Râbbine yöneliyorsa, “nefs-i levvâme”; fenalıklara karşı bütün bütün tavır alıp yüzü hep Rabb’ine müteveccih bulunuyor ve safveti ölçüsünde ilâhî mevhibelere de mazhariyet kazanıyorsa “nefs-i mülheme”; ihlâs-ı etem ve ubudiyet-i kâmile içinde Rabb’i ile münasebet ve muamelesi açısından vicdanı tam oturaklaşmış ise “nefs-i mutmainne”; kendi murâdâtından vazgeçip Hakk’ın muradının itirazsız mümessili haline gelmiş ise artık “nefs-i râziye” ve Hakk hoşnutluğunu en büyük bir gaye haline getirmiş ve her zaman o istikamette davranıyor, o hedefi gözetliyor, “Ben razı oldum Sen de razı ol” mülahazalarıyla dolup boşalıyorsa, “nefs-i marziyye”dir. Bunun ötesinde, istidadı elveren ve ilâhî sıfatlarla ittisafa açık peygamberâne azim sahibi bir nefse de “nefs-i kâmile” veya “nefs-i sâfiye” denegelmiştir. İşte nefsin, emmâre çukurundan adım adım zirvelere doğru yükseltilmesi de onun hakkıdır. (18:40)

-Topyekün insanlığa ebedî var olmanın mesajlarıyla gelen İslâm, toplum tarafından kadının gasbedilmiş haklarını da istirdad ederek, onu açıkça koruma altına alan ve bu hususta sağlam kurallar vaz’eden dindir. Kur’an, “Erkeklerin kadınlar üzerinde bazı hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır.” (Bakara, 2/228) fermanıyla, herhangi bir yoruma meydan bırakmayacak şekilde bu gerçeği vurgular ve kadını yaratılış planındaki konumuna yükseltir. Adeta bir içtimaî mukavele olan Veda Hutbesi’nde İnsanlığın İftihar Tablosu, “Size, kadınların hukukunu gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı öğütlerim… Kadınlar, size Allah’ın emanetidirler.” buyurur. Kadının, hemen bütün dünyada bir meta gibi alınıp-satıldığı o meş’um dönemde, onları saygı duyulacak bir konuma yükseltmek, kadınlık âlemi için önemli bir tarihî hadisedir. Bununla beraber, İslam, kadın ve erkeğin karşılıklı hak ve sorumluluklarından bahseder ve ailenin huzurunu bunların gözetilmesine bağlar. (19:38)

-Eşler arasındaki geçimsizlikler çocuklara farklı şekillerde akseder ve onlarda negatif tesirler bırakır. Birbiri hakkında çirkin ifadeler kullanan anne-babalar, çocuklar nezdinde kendi kredilerini de kaybeder ve kıymetten düşerler. El kaldırmak şöyle dursun, insan eşine –hele çocukların yanında– kaşını bile çatmamalıdır. (22:05)

-Helalinden besleme, güzelce eğitme ve kendisi vefat ettiğinde ardı sıra amel defterine sürekli hasenât akıtacak sâlih bir çocuk olarak yetiştirme gibi hususlar da anne babanın çocuğa karşı vazifeleri ve çocukların da haklarıdır. (24:33)

-Bazen insan televizyonla bir nefes alabilir; Çağrı gibi bir filmi seyrederek kalbî ve zihnî yenilenme elde edebilir. Ne var ki, televizyon ve İnternet gibi, derin düşünmeden ve fikri zorlamadan bilgi elde etmeye yarayan ama bugün çokları tarafından oyun ve eğlence için kullanılan teknoloji ürünleri kitap okumanın yerini de alabilmektedir ki, günümüzün nesillerinin sığlaşmasına yol açan en büyük tehlikelerden biri de budur. (25:05)

-İçinde hiçbir ibret olmayan, milli duygular adına, ruh ve mana kökleri hesabına hiçbir mana ifade etmeyen, manevî bir heyecan uyarmayan ve irfan ufkuna bir katkıda bulunmayan filmleri ve programları izlemek zaman israfından başka bir şey değildir. (27:00)

-Televizyon, bilgisayar ve İnternet bağımlılığı sadece vakit israfına değil, aynı zamanda dilin katline de sebebiyet veriyor. Kitap okurken insan dil adına da bir zenginliğe ulaşır. Fakat bugün televizyon ve hele İnternet dili, kelime zenginliğini de öldürüyor. (27:55)

-İnternet aracılığıyla başkalarıyla görüşüp konuşma (chat) ve televizyon başında saatleri tüketme sebebiyle aile içinde problemler görülmeye başladı. Yıkılmış yuvalar biliyorum ben.. cennet köşesi olan yuva, bir hiç uğruna cehennem köşesi haline geliyor. (28:52)

-Üstad Hazretleri bir vesileyle, “Beşer, hakikate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesâta da ihtiyaç duyar. Fakat bu keyifli hevesât, beşte bir ile sınırlandırılmalı; yoksa hevânın sırr-ı hikmetine münafi olur.” diyor. Evet, kitaplarda görülen hakikatleri bir format değişikliğiyle bir de ekranda seyredip tazelemek ve bilgiye kolay ulaşmak için televizyon, bilgisayar, internet ve cep telefonundan da istifade edilebilir. Ne var ki, bir kısım şartlar ve sınırlamalar çerçevesinde kullanılmadıkları takdirde, bunların faydadan daha çok zarara sebebiyet verecekleri de unutulmamalıdır. Evet, iki yüz sayfa kitap karıştırmak suretiyle ancak ulaşılabilecek bir bilgiye bir “tuş”la ulaşmak tabii ki şükür isteyen bir nimettir. Fakat, bilgisayar ve İnternet’le iştigali bir hobi, hatta bir bağımlılık haline getirmek insanın zihnî müktesebatına zarar vereceği gibi, çoğu zaman bilhassa gençlerin iffetsizliğe düşmelerine ve hatta bazı yuvaların yıkılmasına da sebep olur. (32:28)

-Uyuşturucu bağımlılarının yanı sıra günümüzde başka başka bağımlılıklar ağına düşenler de var: İnternet bağımlıları.. televizyon bağımlıları.. radyo bağımlıları.. şimdilerde de bütün bunların muhtevasını aksettiren telefonların bağımlıları… Üstad Necip Fazıl, vakit israfını resmederken çayın dumanının uçup gitmesi gibi zamanın da püyür püyür uçup gittiğini söylerdi. O altın kıymetindeki zamanın bir anını dahi boşa harcamamak; onun her saniyesini binlerce seneyi içine alacak şekilde değerlendirmeye çalışmak lazımdır. Zira, İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bazı ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene vücud-u ebtere müreccahtır.” (36:40)