Yaşadığımız Olaylar mı Bizi Etkisi Altına Alıyor? Yoksa Olayı Yorumlama Şeklimiz ve B

ZiLaN_21

Tecrübeli Üye
Silver
#1
Yaradan`ın takdir ettiği bir olaya itiraz etmenin, karşı çıkmanın, sızlanmanın, eleştirmenin isyan olacağını hesaba katarsak; O`nun dilediği şeyleri başımız ve gözümüzle karşılamaya başlarız. Üstelik her olayla bizi imtihan edip, o olaydan nice hayırlar murad ettiğini düşünürsek, imtihanlar bizi yıpratmamış olur. Bundan daha etkili bir terapi de yoktur.


“Başıma gelen olaylardan dolayı çok yıprandım!”

“En güzel yıllarım hep ağlamakla geçti!”
“Belalar hep beni mi bulacak?”
“Şu dünyada rahat yüzü görmedim!”


“Tam dertlerim bitti, rahat yüzü göreceğim derken Allah evladımı benden aldı!”

“Kocam iyi olsaydı hiçbir derdim kalmazdı!”


“Ah, bir evim olsa tüm dertlerim bitecek” deyip hayatları hayıflanmakla geçen, mutluluk ve huzuru erteleyenler! Gelin 3 dakikada kendi kendimize terapi uygulayalım.

Acaba bizi mutlu ve mutsuz kılan yaşadığımız olaylar mı? Yoksa olaylara bakış açımız ve değerlendirişimiz mi?

Olaylar hakkındaki yorumlarımız, düşüncelerimiz, bakış açımız ve algılamalarımız; ruh halimizi, duygu ve heyecanlarımızı etkisi altına alır. Bizim ani değişen duygusal reaksiyonlarımız, aslında dış olayların etkileri ve olaylar hakkındaki yorumlarımızın sonuçlarıdır. Böylece sevinme, nefret etme, mutlu-mutsuz olma, asabiyet, huzursuzluk, endişe, korku, heyecan gibi duygularımız; aslında yaşadığımız olaylardan dolayı ortaya çıkmayıp, olaylara olan bakış açımızdan ve değerlendirişimizden kaynaklanır. Olayları nasıl düşünüp değerlendirirsek, öyle algılamaya başlarız ve hislerimiz düşündüğümüz gibi şekillenmeye başlar.

Örneğin; müşterinin verdiği bir işi, işçisi hastalanıp gelmediği için geciktiren esnaf bunu talihsizlik olarak değerlendirirse, aksilik olarak düşünürse ve olayı sebeplere bağlarsa sinir küpüne döner. İşin yetişmemesini işçisinin hastalanmasına yorar. Bu da onu huzursuz edip asık suratlı ve sinirli yapar. Hem kendini, hem de çevresindekileri rahatsız etmeye başlar.

Fakat “Allah dileseydi hiçbir engel çıkmayacaktı. Allah’ın takdiri ile işim yetişmedi” diye düşünürse rahatlar ve “Vardır bunda da bir hayır. Hem ben O’nun takdirine karşı mı çıkacağım. Rabbim benim sabrımı deniyor. Ben imtihandayım. İnşallah O’nun takdirine razı olanlardan ve sabredenlerden olurum” demeye başlar. Bu olay, onun sinir sistemini bozmaktan çok, Allah’a yaklaştıran bir olay haline gelir. Hatta “Ey kudreti sonsuz Rabbim! Sen dilemedikçe biz insanlar ne yaparsak yapalım hedefimize ulaşamıyoruz. Biz aciz kulların hiçbir şeyin üstesinden gelemiyoruz” sözleri dilinden dökülmeye başlar. Böylece işindeki aksamayı; hırsının ilacı ve onu Allah’a yaklaştıran bir el olarak görmeye başlar. Bu olumsuzlukta Allah’a şükreder; kendisine acziyetini hatırlattığı için…

İşte bizler aklımızı, doğru bakmaya odaklarsak, asabi ve mutsuz bir kimliğe bürünmemiş oluruz. Güzel bir bakış açısı güzel görüp, güzel duygular hissetmemizi sağlarken; çirkin bir bakış açısı da duygu ve hislerimizi kirletir. Yani nasıl düşünürsek öyle hissetmeye başlarız. Bizler bu çirkin bakış açısıyla savaşıp kendi kendimizi saniyeler içinde motive edebiliriz.

Ya olayları Rabbimizin bizden istediği gibi değerlendiririz ya da sebep ve sonuç ilişkilerine göre değerlendirip saplantıların esiri oluruz (Allah muhafaza).

Yaradan’ın takdir ettiği bir olaya itiraz etmenin, karşı çıkmanın, sızlanmanın, eleştirmenin isyan olacağını hesaba katarsak; O’nun dilediği şeyleri başımız ve gözümüzle karşılamaya başlarız. Üstelik her olayla bizi imtihan edip, o olaydan nice hayırlar murad ettiğini düşünürsek, imtihanlar bizi yıpratmamış olur. Bundan daha etkili bir terapi de yoktur.

Bütün dünyanın psikiyatristleri bir araya gelseler; Allah (c.c)’ın takdirine razı olmanın insan üzerinde bıraktığı olumlu etki gibi bir etki bırakacak reçete hazırlayamazlar.

Şayet olayları sonuç ilişkilerine göre değerlendirirsek; üzerimizdeki olay bitinceye kadar mutlu, huzurlu ve sakin olmayı erteleriz. Hep bir bekleyişle kıvranırız. Başımızdaki sorunların finale erme sancılarını çekerken, etrafımıza zarar veririz.

Devamlı nefsimizi okşayacak olayları hayrımızaymış gibi düşünürsek; sürekli lezzetlere doğru koşarız. Belki de o lezzetlerde birer felaket olduğunu kavrayamayız. Onunla da imtihan olacağımızı hesaba katmalıyız. Belki bir musibetten daha acı bir sonuç doğurabileceğini düşünüp; nimetlerle sınanmayı, nimetlerin hesabını vereceğimizi aklımızdan çıkartmamalıyız. Hele bir takım nimetlere kendi gayretimizle kavuştuğumuz düşüncesine odaklanırsak, Allah muhafaza mahareti, nimeti verene en büyük nankörlüğü yapıp enaniyetimizi beslemiş oluruz. O yüzden bizleri aslında mutlu kılan, şımartan ve sevindiren; olayların güzel veya mükâfat oluşu değil, olayları değerlendirişimizdir.

Örneğin; bebeği devamlı hastalanıp geceleri uyumayan, ağlayan bir anne bu olayı talihsizlik ve aksilik olarak görürse asabileşip isyankâr tavırlar sergiler. Devamlı şikâyetçi olur. Huzur ve mutluluğu çocuğunun geceleri uyuyacağı güne erteler. Hayatı da kendisine zehir eder. Aslında bu durum anneyi mutsuz ve asabi yapmaz. Bu olayı bir aksilik olarak değerlendirdiği ve çocuğunun huysuzluğuna yorduğu için asabi ve mutsuz olur.

Fakat bu durumu “Allah’ın dilemesi” olarak değerlendirir ve Allah dilemedikçe rahat uyku uyumayacağını, çocuğunun iyileşmeyeceğini düşünürse bu olay onu Allah’a yaklaştıran bir durum olur ve şükreder. Bu olumsuz gibi görünen durum, Allah’ın gücünü ve kudretini kendisine fark ettirir.

Anne, çocuğunun rahat uyuduğu ve hastalanmadığı zamanlar; yine bunu Rabbinden bilmeyip şartlara, sebeplere bağlarsa şükür ihtiyacı hissetmez, şımarır. Belki Hakkı uykusuz kaldığı geceler kadar hakkıyla tesbih edemez ve nankörlük eder. Bu, kendisini mutlu eden durum da belki onun felaketi olur. Bu durumdan devamlı lezzet alır. Fakat bu rahatlıkta imtihan olunduğunu, şükürde takındığı tavır konusunda hesaba çekileceğini düşünse; bu olay onu kendine getirir. Demek ki duygu ve hislerimiz olaylara bağlı değil. Olaylar hakkındaki yorum ve bakış açımıza bağlıdır.

Çocuğumuzun, yeni aldığımız bir ayakkabının tekini kaybetmesi, yolda yürürken terliğimizin yırtılması, evin anahtarının kaybolması, cep telefonunun suya düşmesi, bakkala giden çocuğumuzun ekmek yerine şeker alması, tam yola çıktığımız bir anda bebeğin altını kirletip ağlaması birer aksilik ve terslik değildir. Birer takdirdir ve imtihandır. İçinde bir takım hayırlar murad edildiğini düşünmediğimiz takdirde, şu çılgın dünyada aklımızı koruyamayız. Ömrümüz hep hayıflanmakla geçer.

Bir gün Efendimiz (s.a.v), Enes (r.a)’i daha 10 yaşlarındayken bir sahabeyi çağırması için yollar. Enes geç kalınca Allah Resulü (s.a.v) Hz. Ayşe ile beraber yola düşer. Bir de bakarlar ki Enes yolda oyun oynayan çocukları seyre dalmıştır. Hz. Ayşe Enes’i sorgulamaya başlar, neden gitmediği konusunda. Enes (r.a) unuttuğunu söyler. Allah Resulü (s.a.v); “Dur ey Ayşe. Eğer Allah dileseydi bu iş olurdu. Allah dilemedi. Enes’e unutturdu” buyurur. Olayı bir aksilik, terslik veya insanın yaptığı hataya yormayan Efendimiz (s.a.v), bizlere ne kadar da güzel ferahlama yöntemleri göstermiştir.

İşte, biz ümmetine olaylara ters bakmaktan, şanssızlık olarak yormaktan, sebeplere bağlamaktan uzak ve yalın bir bakış açısı…

Biz çocuğumuzu bakkala yollayınca ne alacağını unutmasını, bazen tuz yerine şeker almasını veya oyuna dalmasını görünce acaba tavrımız nasıl oluyor? Yoksa bağırıp çağırmanın ardından temiz bir dayak mı atıyoruz? Peki, bu durum neden kaynaklanıyor? Kendimizi hesaba çekelim ve adrenalin seviyemizi fazlaca yükseltmeyelim. Kendi terapistimiz kendimiz olalım.

Mutlu ve huzurlu bir yaşam dileğiyle…
Firdevs Irmak / Nisanur Dergisi